geçiyordum, gördüm..//kunduz düşleri//

11/12/2009 - boşluk: akın yanardağ

Kategori: siirler

boşluk

 

aşkın çark günlerinde sirk içine

bir yaban gibi dalaydım, gerçeğine

yani o saklı gamzene ..

ben neyi kaybettim, diyordum

dönülmez bilinmez bu vadide

boşlukta dolduran zamanı

ve bu zamanda boşluk olan ne?

 

akın yanardağ

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/12/2009 - sadece susarak özlüyorum: fadıl öztürk

Kategori: siirler

işte, buna bıçak çekiyorum

 

sözcüklerim varmıyor uzaklığına
suskundur takvimlerde adım üstelik
birbir düşüyor bütün öpmelerim
ağır yenilgiler alarak
kalbimse sildi bütün defterlerde
adresini, yokluğunu kıyamet bilerek

 

sadece susarak özlüyorum seni
hiç tanımadan, ne garip
sense uzaklara çivili
bir deniz gibisin resimlerde
dokunsan dersim olur göçerim mecburen
yalnızlığın on milyon olur, istanbul
duydum çok sonra adın önemli değil
acın aynı tadı veriyor zaten

 

ıslık çalan zamanlardan gelmiştim

bilirim bulutları eskitmenin güzelliğini

zaman, o zaman değil şimdi

güneş yine doğar bu kente

ama gözlerin... gözlerin...

şimdi adı yok hiçbir sevgilinin

sıcak dokunuşunda dağılan

binlerce öpücüğün...

işte, buna bıçak çekiyorum

bir kadın, aşkını savunan

bir çocuk, gülüşü gibi ince

bir havalanış... yok

belki de çekip vurmak

bütün uykuları gözkapaklarında...

 

fadıl öztürk

www.fadilozturk.com

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2009 - aşk ki, zerafetmiş: akın yanardağ

Kategori: siirler

 


 

aşk ki, zerafetmiş

I.
kuşkular aşınıp, ayrılığın
kalın duvarı aşıldı..
hep vurgun hissi veren kalbe
parçalanıp yayıldı cam
ardından, aşka ç
ıkıldı..

kendine duvar dibi arayan ışık
oradaki karanlıktan da çekildi
ulaştığı her yere yayılan rüzg
âr

derlenip-toplanıp çekti kendini..
bir tek ondan.. onun, sakin duruşundan
çekilemedi. çünkü, ten ordan bilinir ve
o bilinmeden çözülür rüzg
â
r bile..

ben senin sakininim dedim,
ellerinin kırgın hevesiyim
bedenimden soyunup, sokuldum
en dibine çalının ki
kendimi, kanamaktan üzgün sanıp
terk ettim kanımı. oracıkta..

terk edildim, kendi tarafımdan bile
terk edildim, elbiselerimden bile
bile bile, bilinen bir namlu gibi
ben, terk edilişlerimi alnımda bildim


özlem kendini direten bir şeyken daha..

aşk, bir zarafettir
anladım bunu, senin
ellerinde aşk, yeniden başlamaktır
her yaşın kendi olgunluğu
her isteğinse evvel arzu sayıldığıdır ömrümde

demek burasını da göreceğim varmış demek
hayatın doğal ırmaklarını tanımlamakmış
zarı gelen oyun, zarı atılan hayatınmış

anlattın. anladım. senin de inceliğine yaslanan
gerçeğinin koynunda bir hayâl varmış..
demek bunu da anlayacağım varmış...

söz alıp başkalarının meclisinde
bir merdiven çıkar gibi
her sözü inceliğine kadar yontar gibi yani
mutsuzluğa da alışmak gibiymiş sesin

ya da senin ellerinde aşk
dünyasında yalnız seni yaşatmakmış..

aşk, senin tövbe etmenmiş
öğrendim..


eledim gün gün, eledim iyice ki
çınar da kurbandır buluta
ben de yine onun yağmasına
öğrendim kurban olduğuma...

bulutuna da..

mürekkep göründü sızdıran kağıttan

saydam duvarların ötesinden bakıldı biraz
pencereleriyle örtülü camlar fark edildi
çivili tahtalarla yapılı kapı da sürüldü göze

demek, hayat bunlarlaydı ötelenen.. dendi,
yazgı da sızdırırmış kendini, ötekinin hayatına..

öğrenildi...

öğrendim ki soğuk, gecenin kapısıymış..
çıkmak gerekti; çıkmanın yolu yorganı
ilim erkânı sarındı, boşatıldı avlular
söylenceler okundu saatlerce
gecenin soğuk kapısı dinle-
ndi: çıkılacaktı.. alışkanlık
yapan her şeye inat,
her şeye inat bu-
lunacaktı...

bulundu..
her şeye inat, her
aşka da qusır bulundu..

zamanın mevlasına tutunan yalnızlık da
düşürecekti kendini asıldığı inattan
modern evlerin de vardır çardak ağzı
kayıplara karışan sesleri vardır şehirlerin
yol ağzı üşüyen kedileri, köpekleri de görülen..

ama ben. ben ama, yol ağzı üşüyenlerle görülen
aradığına sapan, yol yolak
mabedinde
kaybolan..

göründüm bir gün aynadan. bir gün ayda kendimle..
demek, görülecek halim buymuş dedim, vaktim yokmuş

yıllarca aynasız yürüyen. yürüdüğü inattan..

düşüren kendini...

ipek denmiştir, gözleri de ceylan, söylenmiştir.
sızgın
olan beyhudeliğe sızardı, yıllara değil..
görüp görülecek, yaşanıp gelinecek bir düş için
aynasız kalınmıştır
, elbiselerinde yakılacaklarla

öğretmiştir ayrılıklar vesselam, acılar onmuştur..

acılar, kendini düşürecek bir kara taş..

aşk da zarafetti onun ellerinde, yalnızlık da
kendini
yıkacak
bir kara taş arandı günlerce
sebil arandı, sual sorgu, ırmakta suret arandı
her yaşa olgunluk, olgunluğa da sebep arandı
bakın, kör topal ezberinde belki, kazım bakıldı
kâzımê xozat'i.. ondan da ses s
e
da, elbise öğrenildi..

sabah, serdi kendini erken
saatlerinin
heyecanına
ağaçlara göründü güneş, kuşlara ses yakıştırıldı
henüz seyrek yolunda,
arabalar tenha seslerle..
ne alt geçit arandı yayalara, ne üst geçit
hayat sanki bir gün eksik yürüyor haftadan..
hayata hiç dahilsiz bir pazar, yürüyor günlere..

günlerden, çizilmiyor detay, okunmuyor gidenden
açılsın diye bekliyorum, kahvesiz
zihin
hatıralarım..
budela bir aşkta kaybolmuş bir şeyler isteniyor
geceyi karşılayıp, gidilesi sazlık özleniyor, sonra
kumda kaybolmuş çeşmeler aranıyordu su..

demek suyu arayacağım da varmış

bulunmayan bir hafıza gibi unutulan sonra..
demek unutacaklarım da varmış
çilem'in elleri, leyli'nin gözleri.. sonra
suyun bile cilveleştiği teni aydili’nin..

kumdan kaybolmuş çeşmeler
aranıyordu'da su..

 

anlatılan ve anlaşılan bir şeyler var
kazandıklarımda:
dedim,
arayışına sadık kalan
kendimin fermanıyım ben
aydilin'in bile unutulduğunu
görecek günlerim
varmış demek..

demek daim olan aşk değil
yalnızlık değil
boynumdaki fermanmış..

aranıyordu'da kaldı su...

 

akın yanardağ

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/11/2009 - Dersim hatırası: Emirali Yağan

Kategori: yazilar

Dersim hatırası ve Onur Öymen’e açık mektup

10 Kasım 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulunda, Kürt sorunu eksenli “Demokratik Açılım” konulu görüşmeler sırasında, CHP adına söz alan siz Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen; “Atatürk, terörle böyle mi mücadele etti? Dersim isyanı böyle mi bastırıldı, Kıbrıs’ta, Dersim’de analar ağlamadı mı? O zaman kimse anaların gözyaşından bahsetmiyordu” mealinden sözler sarf ettiniz.

Zikriniz, tehlikeli bir fikriyatı ve işaret buyurduğunuz tarihsel gerçeğiyle insanlık-dışı bir fiili savunur, açığa vurur niteliktedir. CHP Genel Başkan Yardımcısı olacak siz Sayın Bay Öymen, sarf ettiğiniz sözün muhtevasında gizli tarihi suflenin, maksadın bilmezi olamazsınız. Öncelikle atıfta bulunduğunuz “anası ağlatılmış Dersim” örneği, “terör” ve “isyan” kavramlarına bulayarak meşru gösterebileceğiniz ve de Atatürk ismine gizleyerek dokunulmaz kılacağınız bir olay değil. Kaldı ki, Dersim’de ne “terör”, ne “isyan”; orada türlü taciz, hakaret ve provokasyonların sonrasında bahanesini bulmuş yığınsal bir temizlik hareketidir sözünü ettiğiniz.


Geçen zamanda deşifre olmuş resmi raporlar, belgeler, itiraflar, fotoğraflar, belgeseller, kitaplar ve kayıt altına alınmış binlerce tanığın anlatımlarıyla aşikâr olan gerçek odur ki, Dersim’de yaşananlar devlet planlı, organize, özel kanunları ve ihtisaslı mekanizmaları oluşturulmuş, taammüden gerçekleştirilmiş etnik, yığınsal bir temizlik hareketidir. Dönemin Başbakanlarından İsmet İnönü 1935 Kürt raporunda, yürürlüğe konacak planı baştan sona her bir etabını açık seçik ifade eder ki; “Dersim vilayetini yeni usulde teşkil edeceğiz... 1935 ve 36’da yolları, karakolları yapılacaktır. 1937 ilkbaharına kadar hazır olursa mürettip (düzenlenmiş) ve seferber iki fırka kuvvet ilbaylığının (valiliğinin) emrine 1937 ilkbaharında verilecektir. Süratle bütün Dersim silahtan tecrit olunacak, İlbaylığın o zamana kadar tetkiki neticesinde kuvvetle yapılmasını tasavvur ettiği, hükümete bildirdiği icraat da yapılacaktır. Bundan sonra Dersime verilecek şeklin safhası başlayacaktır. Bütün bu tasavvurlar gizlidir.” 


Geçen 70 yılın sonrasında artık gizli saklı bir şey de kalmamıştır. Tasarlanan Plan dâhilinde silahsızlandırılmış, ellerindeki dahresi, nacağı, baltası, kazması dahi elinden alınmış Dersimlilerin yığınsal kıyımdan geçirilmeye hazır hale getirildikleri 1938’de, sözü edilen “gizli tasavvurların” ne menem bir karşılığı olduğunu yaşayanlar bilir. Semeresi nesilden nesle ödetilen Cumhuriyet Tarihiyle yaşıt kıyım katliamlarla süregelmiş Kürt Sorunu’nun, nihayet Meclis kürsüsünde akli çerçevede tartışılmaya açıldığı ön görüşmelerde sizin, partiniz adına zikrettiğiniz çözüm, Dersim 1938 mi?


Dersim, zikrettiğiniz tarihten dersini almış alacağından! Siz biraz fazla geldiniz Sayın Bay Öymen. Topal Osmanların, Sakallı Nurettin Paşaların, Koçgirili çocuklara okudukları karamasalları bilmez miyiz? Kayınpederi Sakallı Nurettin Paşadan Koçgiri’de uzmanlık dersini almış, kanun-üstü kanunsuzluklarla yetkilendirilmiş Abdullah Alpdoğan’ın Dersim icraatlarıyla, kulağı geçen boynuza dönüştüğünü; ‘Dersim Hatırası’ diye sakladığı o kanlı süngülerin çuvallayan tarihten uç verdiğini bilen biliyor gayri; biz, sizi diplomat, akil adam, müzmin muhalefet, sosyal demokrat filan sanıyorduk. Meğer siz bir de Nasyonal Sosyalistmişsiniz zikri beyanınızla ki, Dersim’de yaşananları reva gördüğünüze manalanmaktadır sözleriniz.
Ki Dersimliler, dara çekilmiş yaşlıların mezar yerlerini, kaybolan çocuklarının akıbetleri hakkında 72 yıl sonra bir resmi açıklama bekliyorlarken, dönemin mutlak iktidarı CHP’nin mirasçısı sayılan sizden bir özür de beklemiyorlar ama en azından müsebbiplerin ömürce sustukları gibi siz de sükût gösterseydiniz, bunu da ikrardan sayacaktık… Oysa ki, ‘bu cennet vatan’ın kadim ‘cehennemlikleri’, mağdurları arasında yer alan biz Dersimliler, olup bitenleri ötelemek ve Cumhuriyet Tarihine sirayet etmiş Mahmut Esat Bozkurtvari egemen tekçi, kafatasçı zihniyetin değişmesini ummak; azların, azınlıkların temel aidiyetleriyle kabul görebildiği çağdaş bir Türkiye tahayyül etmek, ve tahayyül edilenin olanaklı olduğuna ümit beslemek; yeni bir toplumsal konsensüs ve adapla yan yana, iç içe (acısı, sevinciyle geçip giden yüzyılların hatırına) aynı göğün altında barış içinde yaşanılabilir; şiddetsiz, gerilimsiz bir hayatın olanaklı olduğuna dair bir iyimserliğe kapıldığımız şu günlerde, pervasızlığın böylesini patavatsızlığınıza mı saymalı? 1938’leri geçelim Bay Öymen? 1990’lı yıllarda yüzlerce köyü, mezrası insansızlaştırılmış Dersim’den daha da, ceddiniz adına tahsil edemediklerinizde mi var? Zira amcanız “Hıfzırrahman Raşit Öymen’in de 1935 Tunceli Kanunu’nu onaylayan mebuslardan biri” olduğunu öğreniyoruz, İsmail Beşikçi’nin Bianet’e verdiği açıklamasından aşikâr olan secerenizden zikrinize sirayet etmiş bir durum söz konusu olabilir mi?


“Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar hakikati böyle bilsinler!” Bilenen bu kafatasçı vecizesiyle ünlü Mahmut Esat Bozkurt, pek çok farklı inanç ve aidiyetlerden halkların kök tuttuğu Misak- Milli sınırları dâhilinde 1920’li ve ‘30’lu yıllarda üç dört dönem Adalet bakanlığı yapmış biri. İşaret edilen o yıllarda nasıl bir adaletin vuku bulduğunu Ağrı, Zilan ve Dersim örneklerinden biliniyor Bay Öymen. Atıfta bulunduğunuz Dersimle hatırlamamıza vesile olduğunuz Abdullah Alpdoğanlar, Mahmut Esat Bozkurtlarla aranızdaki seksen yıllık mesafeyi unutmuş gibisiniz; 1930’lu yılların meclis kürsüsünde mebus değilsiniz; Tan gazetesinde tefrika yazarı değilsiniz.
Siz hatırlatınca hatırlıyoruz işte… Hapishanelerden salıverilmiş hırlı hırsızlardan, canilerden çatılmış Hozat Alayında geçen üç aylık görev süresinde yaşananları dile getirmeye beis duyduğunu ve hatırlarının o kısmında ar edip sustuğunu beyan eden Muhsin Batur’u hatırlayıp utanın siz de. Suçlular Alayı’nı Memo romanının önsözüne konu eden Kemal Binbaşar’ı, tertiplerinin mezalimden saydığı Dersim anılarını ibretlik makalesine konu edinen Necip Fazıl Kısakürek’i okumadınız diyelim ki… İhsan Sabri Çağlayangil hocanızın itiraf buyurduğu şu sözlerinden habersiz olamazsınız; “Yediden yetmişe o Dersimlileri mağaralara kapatıp fareler gibi zehirledik, Dersim sorunu işte böylelikle halloldu!”
Belli ki, Cumhuriyetle yaşıt CHP’nin halledemediği bir mesele var ortada. Baykal’ın eksik kaldığını siz tamamlayın: Dersimlisiyle, Kürdüyle, Lazıyla, Rumu, Çerkezi, Ermenisi, Asurî Keldanisiyle azınlık aidiyetler hakkında daha da ne düşündüğünüzü açıkça ifade buyurun! Kelamınızın alâmetifarikasını, cinsini çözebilmemiz için Dersim’e işaretle, neyi kastettiğinizi bilelim!


Ola ki önümüzdeki seçim dönemi, bir zamanlar partinizin kalesi sayılmış Tunç’eli’ne, eski bir alışkanlıkla gelecek olursanız, sizi babalarımızın konukseverliğiyle ağırlayacağız. Hanelerini kör ettiği Dersimlilerin ocağına yaralı düşmüş ’38 Kırımının kurmay kadrolarından Ragıp Gümüşpala’ya, yarasını sararak gösterdiğimiz nezaketi, erdemi göstereceğiz size!
Vadilerimizi sular kaplamadan gelin! Toplu mezarlarımız baraj sularına gömülmeden gelin! İksor ve Axpanos mağaralarında, Laç Deresinde, Mercan Vadisinde, Beyaz Dağın ardındaki Hopik toplama havuzunda, Karadağ sırtlarında, Ramazan Deresinde, Jel Dağının öte yüzlerinde, Harçik ve Mameki dönemeçlerinde, Anafatma gözelerinde, Mazgirt Geçidinde, İn kayalıklarında küllenen cetlerimizin kemikliklerini göstereceğiz size. Orada Hozat ve Mameki Süvari alaylarının geride bıraktıkları paslı nalları, kırık süngüleri ve boş kovanları toplatacağız size… ‘Dersim Hatırası’ diye saklamanız ve Dersim’i hiç unutmamanız için!

 

Emirali Yağan

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/11/2009 - o gelmedi: akın yanardağ

Kategori: siirler

o gelmedi

        
                                                 sevgili arsızlığını durduramıyorsun onun..

     o, buraya gelmiyor dedi, kaç zaman oldu.. onu, ardından çağıran sözü de eskidi. gelmedi. uzun zaman oldu. niye gelmedi, sözü niye kesti muamma, ama geldi-gelecek gibi bekliyoruz farklı alanlarda, bekliyoruz buramızda.. dağ olsaydı üçüncünün sonunda arındırırdı kendini ama bura dağ değil..
     şimdi seni görüyorum. uzun ince yolunda gidip gelirsin. birşeyler beklersin, bir şeyler istersin, anlarım.. seni görüyorum, hep böyle dalgın.. niye dalgınsın bilirim.. ne olursa olsun, hayat düşlere sığdırılamıyor değil mi diyip, sınıyorsun beni de, kendi hayatınla..
     bir masada otururken elimdeki kalemle dışarının bendeki görünürlüğünü çizdiğimi farkêdiyorum; o anda yokturlar orda ama bulunduğum mekanın önüne bir de polis aracı çiziyormuşum.. polisler hep orda.. herhangi bir adi olayda bir türlü görünmeyenler ya da her nasılsa gecikenler bu defa üç beş gencin bildiri dağıtmasının üstünden henüz üç-beş kelime dahi geçmeden orada, o çullanıştaydılar, ve.. diye, devam ediyorsun anlatmaya.. onları da çizdiğimi farkediyorum. birden senin telefonunla irkilip ayılana kadar: 'hayır, o gelmedi' diyorum, 'niye'!
     pazar gününün saat altı'sı buluşma için ayarlanıyor. her ayarlamada istanbul'un trafiği de esas madde olarak hesaplanıyor..
     beş'e ayarlandığı yerde altı'ya alınıyor saatler ama o, gelmiyor yine.. insanlar diyor, geleceklerini yanında taşıyamıyorlar her zaman, hatta hiçbir zaman.. bu, onun bize ima ettiği bir şey miydi! hangi anlamda kullanmıştı bu kelimeyi.. 'insanlar geleceklerini yanlarında taşıyamıyorlar' mı demek istemişti. bu sözün, bir  gelecek imgesiyle ilişkisini düşünüyoruz önce ama o, şimdinin/birazsonrasının olabilecek bir halini mi ima ediyordu? bilmiyorduk ya da anladığımız şekliyle bilmek istemiyorduk.. ne ki o gelmedi ya da gelemedi..
     onun gelmediğinin saatindeki yerinde üç beş devrimcinin üç beşkelimesine dahi geçit verilmek istenmiyor: polisler. polisler her yerde. beynimizde, ötekimizde, dilimizde.. insan polisler ve polisler.. devriyeleri ,nsanların geleceklerinde dolaşıyor, orayı da işgal ediyor sanki sirenleri..
     pazar'ın saat yedisine kadar beklendi; istekler çoğalıyor; şimdi çaputlar mı bağlanıyor ordaki o dilek ağacına; onun arsızlığı için yeni bir kurtuluş daha.. bir söz daha yazılsın tarihin kalbine; çoğaltıyoruz istekleri.. gelsin o, gelsin de görsün hayatımızın işgal edilmişleri arasında kıymet verdiği dilekleri..

elbet ki aşk, suya sabuna dokunmaktır yine/birbirinin günleri altında, yeni bir hayattır
bundanmış, uzaklara akan ırmak da/kendine değil, yurduna kadarmış..

akın yanardağ
1 aralık'08

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/11/2009 - sarkaç: akın yanardağ

Kategori: siirler


sarkaç

(...)
insanın taşınabilir varlığı alimler aşkına
dağına su, salına  zaman bırakır
gölgesine de meram..
yani gölzerinin beni inandırdığı yere kadar eğildim
eğildim de bayrak attım yalnızlığa, gül ağacım
rüzgarımı da unuttum oluşun o ilk dağlarında
seninle inandım, seninle alıştım yine o ilk yalana

nebinin güliçi gülen gözleri senin/dir
zizil ile kalkıp nusayri dönen tuba dalı/n
inandırabilseydi beni ordaki varlığına
talana bezenip inerdim katına, o melekler'ışığına
güliçi'benim-kalbi'suretim, caanım efendim
göç ile zaman sarkacına durdum, geçtin mi beni

akın yanardağ
foto:PİNA BAUSCH TANZTHEATER
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/10/2009 - bir yaz günü: akın yanardağ

Kategori: siirler

su için

 

üstelik bir yaz günü

durup dururken

sana seni sevdiğimi söyledim

 

neden unuttun sormayacağım

kapalı bir yalnızlıktır, anlarım

bir başkasıdır o, hayatındadır

niye sormadın, alınmayacağım

güze inen zamandır, benimdir

 

kalbin dokunduğu duvarlardır

kırılır incinir hem, dökülür de

kalbime dokunmuştur tenin, ki

gözetilmiş yollarla varılan yerin

sonrası bir güzel ay -ayrılıktır

 

belki sonradan anlaşılmıştır

anlamı bir yedeğinde saklı su

yıllar sonra senden bir haber

ne iyi ne kötü eder adamı ama

'zaman frezyadır', solmaktadır

 

şimdi ise artık

suyun bir bir çekildiği aramızda

bir yeni lisandır zaman, hatırlanmaktdır..

 

27 ocak'09

italik: t. uyar/frezya imgesi: m. çetin

akın yanardağ

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/10/2009 - ey şiirin eli ufkun kitabını aç: adonis

Kategori: siirler
ey şiirin eli, ufkun kitabını aç

9.

''bir beyrut gecesinde yıldızlar uyandırıyor, sorguya çekmek için beni:
          gündüzle mi birliktesin, geceyle mi?
          rüzgârın öfkeyle gelip sana
                  akrabası olduğun ağacı sorduğu doğru mu?
sen neden:
          beyrut'ta şüphe yeşil bir topraktır, diyorsun?
neden sormakta diretiyorsun:
          bir kaynak/bir ağaç ne yapar
          tabiatı ve huyu uzlaşmadan gayrı bir şey değilken?
neden yazmayı taktir eder bir şehir,
          işi yaprağın altında ve adı mürekkep dışı iken?
neden saygılı davranıyorsun
caddeleri ve işyerlerini ölülerle ve davulcularla
          dolduran bu kalemlere?
ve neden sustun,
          gül ağacı geldiğinde
          elini senin üzerine koyduğunda
          ve sana sorduğunda:
          bu koku nereden geldi sana?''

adonis
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/9/2009 - bozkır evi: akın yanardağ

Kategori: siirler


bozkır evi/bekleme ağacı

sen inandın diye
herkes inansın istedin
mutfakta, kaynayan
bir şeylerin arasında
sabrını aradın, havada duran ayrılığı
daha nereye kadar durabileceğini
bu bozkır evinde, artık iyice

insan yaralarını unutur
o yaraların gözetiminde kaldığını da
bu yüzden, çekip giderken
zaman tarafından çekilmiş
fotoğrafıyla kalır hayat
sonra sonra belirir unutulanlar
yalnızca sabır kalır ve..
kalbin bilinmez gizemi
başka bir aşka hazırlar kendini

bu bozkır evinde
gecesini tutamıyorum artık anıların
oysa insanın zamanıdır hayat
aşk, kalbin itirafıdır
böyleyken bu
niye herkes inansın diye bekledin
mutfakta, kaynayan bir şeylerin
arasında, neyi aradın
unutmanın koşullandığı yalnızlığı mı
güneşin yanıklarını gizlediği rüyalarını mı

iyi ama bildin bir gün sen de, konuşurken acılarınla
yol sen olacaktın, yolcu sen
ışıkların koyulaştığı kalbinde
koyulaştığı ikliminde o bekleme ağacı da yine sen olacaktın

o göksel anlatı bozkır evinin duvarlarında
o ağaçların salındığı uzun rüzgar rüyalarında

sen olacaktın gölgesinde görünmeyen acıların..

akın yanardağ

foto: http://www.fotokritik.com
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/9/2009 - taşlarda ne saklı değil ki: mehmet çetin'le söyleşi..

Kategori: mehmet cetin
‘Zamana yani dağa uza mecrasında’


“Taşlarda ne saklı değil ki! Bilmiyoruz! Bilemiyoruz henüz... Kendi iktidar hırsıyla doğayı ve doğadakileri temellük eden ve giderek de tüketen egemenlikçi insanın bunu anlama ve açıklama şansı yok...”

Uzun yıllardır hem Türkçe hem de anadili Kirmançkî ile yazan Mehmet Çetin’in ‘Taşa Hatıra’ adlı yeni Türkçe şiir kitabı ile, 20 yılı aşkındır anadiliyle yazdığı şiirlerden seçilmiş ‘Surêdar’ adlı şiir kitapları Sur Kitaplığı’ndan çıktı. Çetin’in Kirmançkî yazdığı ‘Surêdar’, 20 yılı aşkın yazma serüveninden izler taşıyor. “Taşa hatıra kalan Haziran’a’ adanan kitap ‘rüya, taşa hatıra: heyya dedim” dizesiyle başlayan ‘Taşa Hatıra’ ise doğanın ve doğadakilerin birbirleriyle muhabbet mecralarında seyrediyor, hatırlıyor ve hatırlatıyor. Mehmet Çetin ile ‘Taş Hatıra’yı konuştuk.

Hüseyin Şahin: İki şiir kitabın; ‘Taşa Hatıra’ ve ‘Surêdar’ birlikte yayımlandı. İçtenlikle kutluyorum, ama Kirmançca bilmediğim için, Surêdar’a dair bir şey diyemeden, Taşa Hatıra’ya üzerinden sohbet edelim dileğindeyim. Her ne kadar yine yirmi yılı bulan serüvenin şiirleriyse de, özellikle yakın dönem şiirlerin yeni mecralara, yeni ‘muamma’lara işaret ediyor. “Fırat ile Dicle’nin bacak arasından / doğmak hayata ne muamma: ama” dizleriyle başlayan Taşa Hatıra gibi sorsam ben de, nedir bu muamma?

Mehmet Çetin:
Sahi, nedir bu muamma? Kelimenin Arapça olduğunu, ‘bilmece.. yanıltmaca.. anlaşılmaz iş..’ gibi karşılıkları olduğunu esas alıp da, bizlerin kaderine ve kederine baktığımızda, bu muammanın kapıları az-çok aralanıyor gibi. Çok değil, yakın tarihe baktığımızda bile, Fırat ile Dicle’nin kolları-bacakları arasından hayata doğan onca kadim halkın nasıl bir aldatılmayla karşı karşıya bırakıldığını görmek fazlasıyla mümkün. Yakın dönemde dilenen ‘açılım’a atıf yapılabilir burada, değil mi? Yani insan görmeye, anlamaya başladıkça; kaderimizin ‘zamana yani dağa uza mecrasında’ biçimlendiğini, bunca olup-biten, bunca olagelen şeyleri gördükçe, kaçılmaz bir hatırlama işte! Ezcümle; yazmaya çalıştığımız şiir, kendi serüveninde belki yeni bir uğrağa işaret ediyordur, ama bunun şiir estetiğiyle sınırlı olmayan yanı, ‘Fırat ile Dicle’nin kolları-bacakları arasında olup-bitenlere estetik tanıklık çabasıdır da. Bu, bir tarih okumasından çok, şiirin olanaklarıyla buradaki hakkaniyeti hatırlama ve hatırlatma çabasıdır, biraz da. Nitekim, o şiirin final dizeleri olan ‘ah yıldızını bilmez müneccim, bak/ kayıp sualini de gölgeliyor zaman’ dizeleriyle, bize dair de böyle bir hatırlama çabası saklı...

Taş, sessiz ve sitemsiz sanılıyor ve biraz da bundan mı, insanı yürekten ele geçiren imgenin de vesilesi oluyor sonunda; doğaya bağlanışın sırrı sarıyor insanı. Xızır’ın nefesi mi saklı peki bu taşlarda?

Taşlarda ne saklı değil ki! Bilmiyoruz, bilemiyoruz henüz. “Bağdat’ta taş utancından çatlamak üzere” demişti Adonis. Ama taş, nasıl çatlar ki utancından? Bunu pozitivist bilim değil, kadim hafıza ya da şiir söyleyebilir ancak. Xızır’ın nefesi mi saklı o taşlarda, onu da bilemem ama özellikle Raa Haqi geleneğinden gelenlerin iyi bildiği bir haldir ki, kimi taşarları kutsama dolayımıyla kendi kutsallarına minnetlerini bildirirler. Dahası, sadece bu gelenekte değil; semavi dinler ya da pozitivizm, ‘mutlak doğru’suyla insanı tutsak almadan önce bütün bir insanlık, henüz yabancılaşmadığı doğasındaki varlıklarla, dolayısıyla taşla da böyle bir ilişki içinde olmalıydı. Kendi iktidar hırsıyla doğayı ve doğadakileri temellük eden ve giderek de tüketen egemenlikçi insanın bunu anlama ve açıklama şansı yok. Dolayısıyla bu egemenlerin gabr başındaki taşın ‘bittin sen ey insan’ hatırlatmasını da, ‘taş yok mu taş’ hatırlatmasıyla geleceklerini savunan çocukları da anlama şansı yok. Çünkü “Alişér efendi ile Zarife xatun olur da/ kanarım bébext bıçağıyla, mağaramda/ taş olur gitmem ama, dağımdan öteye” tavrındaki taş kalma halinin, günümüzde en özel anlamının, çocuklarımızın ellerindeki taşlarda saklı olduğu kanısındayım.

Vaktinden önce hatırlatan bir iç sesi, sözü de var şiirin; nasıl gelinildi buralara? Yani kederle örülmüş bir şiirin var, ama ağlamaklı bir çocuğu balkona çıkarıp, yıldızlarla, uzaklarla da tanıştıran bir şiir...

Vaktinden önce büyütülürseniz, sözünüz de böyle bir mecraya akar, doğal olarak. Yani, esasen sezgisel bilgiyi yurt edinmiş şiirin zaten böyle bir olanağı ve hatırlatıcılığı var, ama o şiiri yazan da hayat kanıtıyla böyle bir süreçten geçip geliyorsa. Sanırım şunu demeye çalışıyorum; içine doğduğunuz anadille, içinde büyüdüğünüz doğa, bütünlüğünüzü az-çok koruduğunuz bir dünyaydı. Sonrasındaki dayatma ve zulüm ve kekemeleştirme ile tam bir parçalanmadır yaşanan. Böyle bir durumda şiir, yine o çocukluğu yurt edinip, egemenlerin henüz işgal edemediği, burada söze parantez açıp ‘henüz’e dikkat çekmek de gerekiyor sanırım. Çünkü o uzaklar da tıpkı doğamız, dillerimiz gibi yok edilme tehditiyle karşı karşıya. Evet, o uzakları yakın kılma, iyimserliği hayatımıza çağırma, olan-bitene estetik tanıklık çabasıyla şiir, politika ya da benzeri ‘pragmatik’ pozisyon alışlardan farklı olarak, bir uzak doğu deyimiyle söylenecek olursa, güneşi gösteren parmağı görmekle yetinmez, onun işaret ettiği güneşi görmeyi önceler; gözlerinin yanması pahasına. Bunun sonrası belki kederdir ama insanlığın egemenlik tarihinde hatırlanması da, hatırlatılması da gereken bir durumdur ve şiirimizin payına düşendir..

Sadece kederlerin ya da taşların yok; bir de renklerin var; mesela eflatun..

Hayat tv’deki sohbetimizde sevgili Tevfik Taş da sormuştu bunu. İsabettir ki bu soru esasen şairlerden geliyor. Yani şiir yazan, hayatı şiirin dili ve olanaklarıyla anlamaya çalışan biri olarak sana da sorsam; mesela yüzlerce Kürt çocuğu, senin de ondört yılını verdiğin zindanda yine. Niye? Taş attılar değil mi? Bu nedenle öldüler, kolları kırıldı vb. Neden? Herhalde sadece ekmek ya da su istedikleri için değil! Zazakî-Dimilkî ya da Kirdkî olarak da adlandırılan Kirmançkî benim anadilim. Bu anlamda Kurmancîyi çok iyi bilmiyorum, ama kitapta dama çıkan Harranlı çocukların “nan nexwazim aw nexwazem ez eflâtın...” derken de bunu demeye çalıştıklarını düşünüyor şiir; evet, belki ekmekten de, sudan da çok çocuklarımız ‘eflâtın’ istiyor. Bu bir hakikat ise; şiirin tanıklığı ve iyimserliği ‘eflâtin’in üzerine olsun!..

Mehmet Çetin:
Yazar-şair Mehmet Çetin, 1955, Dersim doğumlu. 12 Eylül döneminde politik faaliyetleri gerekçesiyle sekiz yılı aşkın bir süre cezaevinde kaldı. Rüzgâr ve Gül İklimi’ ile ‘Birağızdan’ adlı şiir kitapları henüz cezaevindeyken yayımlandı. Bunları; ‘Asmin’ adlı öykü kitabı ile ‘Hatıradır, yak bu fotoğrafı; aşkkıran; kekemece; pûşpera gêlezan-kirazların haziranı (Türkçe-Kurdi); surêdar (Kırmançca) adlı şiir kitapları ve ‘Atımı bağladım iğde dalına’ adlı lirik yazılar kitabı izledi. Şiirleri kimi dillere çevrildi ve farklı müzisyenlerce bestelendi. Çeviri ve editörel etkinliklerini de sürdüren Mehmet Çetin, Amsterdam’da yaşamakta ve yazmakta.

kaynak: www.yeniozgurpolitika.org

http://www.mehmetcetin.info/



Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

yoksulluğun ahı bu kanı susturun, kanı susturun... -mehmet çetin (...) ...''baktık, solduk hep bir ağızla.. toparlanıp nem'ler arayacaktık suyu kuru ırmaklarımıza.. su içmeye inecekti güzel gözlü ceylanlar.. kendimize gelip, güven duyacaktık vasfımıza ama çöl sanmalıydık kendimizi ki ne gelen ne giden, kaldık oracığımızda.. yalnızlık çöktüğünde baktık, kalmışız karanlığa, solgun yanımızla''... akın yanardağ ...

Kategoriler

Arkadaşlarım

monica
uyuyanquzel
Blogcu Yardım
ussuahkam
roza rom
siirlopedi siirlopedi