körpe asık: akın yanardağ
9/5/2008 · Kategori: siirler


körpe asık
sevgili d. için
yağmur suları akmasaydı böyle
kırılgan ve acemi olmanın
kaldırımlarından geçmeseydin
o gün!..
kırık bir çay bardağı gibi kırıldım güpegün
bir uzun kavak ağacı gibi veya, uzandım usulca:
ne zaman gelir -geçer mi bir daha derken:
-ortada sırıtık duran, durduğuna alınan
bir güz artığdırı bu aşk; yar olunmaz,
uzak durulmaz, kime -kimseye anlatılmaz-
diye vurdum kendimi; geceye,
gecenin otel odalarına
hazırlıksız kaldım tamam
o gün, dedim ayaklarıma
çöle mi insem diye
yoksa uzun bir ayrılığa mı
nasıl bir aşksın ki, öyle bir
dokunarak yalayıp geçersin
nasıl bir hayata dokunursun ki, öyle
bir kırılmayla yalnızlığıma dokunursun.
kimsin canım, nedir adın, yalnız mısın?
yüzün kime alışkın, dilin kime
kalbinle yaslanarak
mı yürürsün sen de? yoksa ona tutu-
narak mı? sabaha çayla mı, kahveyle
mi uyanırsın? kimin kimsesisin canım.
kime bakarsın gün evrilince? kimsene!
gün evrilince sahi, gidip
kalacak mısın o yerde
kalbimin o
kıskanç ve çekilmez gecesinde
dedi ki: nasılsın, mutsuz gibisin, iyi misin! dedi.
dedim: mutsuz bir insanım ben zaten, iyiyim!
:öyleyse daha niye, kalabalıkta bakınca gördük
-lerime gözlerim şaşırıyıor, mutsuzken böyle,
sağmal ve sağanak gibiyken yüreğim, batacakken
daha ne görmeye ağrıyacak -mışki bu kalbim..
geçip geldim, yalana çıkarıp yalanımı, mutsuz
muymuşum! kime -kimseye değ miyor muşum!
öyle, dedim ve bunu demekle bahtiyardım sanki;
ceketimi elimden alıp sırtıma giydirdim, ısındım da
rüzgar dediğin içimden esendi ve üşüyen kalbimdi
kitap aldım kendime, çiçek aldım; meyve ve ekmek
aldım,uzun bir yol olup yürüdüm sonra telefonumla
bütün günlerim ortadaydı, bütün mutsuz aşklarım da
kırık bir çay bardağı, uzun bir kavak ağacı gibi doğru
inkar edilemeyecek bir kesinlikti yalnızlığım; güz gibi...
ama canım, sinirli misin sen, şimdi çıksam karşına diyelim
beni tanır mısın? biryerlerden beni, hayatına alır mısın?!
canım, kırık ağacım, güz yaprağım: gelip geçeceğin yerden
birazdan alacağım kendimi, düşüp kalkacağım ardından
ellerim cebimde ya, ordan çıkarıp yerçekimine bırakacağım
neden ama, neden ellerine değil yerçekimine, neden boş-
luğa uzatacağım ki ellerimi: ellerini değil; kalem tutan elleirimi
kapalı kapılarının ardında; yatağında, yastığında
ne kadar güzel olduğunu düşünürüm senin. hani
acı çekecek kadar, anlayacak kadar; ama şair olacak kadar!
değilse bile yangın olacak kadar, kırılıp kül olacağım:birazdan
ardından
birazdan
düşüp kalkacağım, önüne geçip gazete alacağım, yolumuzdan
dönüp yanından bir gazeteyi okuyarak peşinde kalacağım
dönüp bakacağım muhtemelen, güz zamanı bir gül olup
döneceğim sokağın, caddenin; tesellimin bir yerinden
uzak bir yerden geldim...
yağmurlu bir geceden,
sırım gibi yığıldım cadd-
lere, kapının önünde
yalnız bir ağaç gibi
kaldım sonra,öyle
diyeceğim
diyeceğim; öyle bakalım
seyir güzeldir diye, seyir de görünmek
güzeldir diye ve yine o seyirle kendin
yıkıldığında adımlarını sayan gözlerim
nasıl bir telaşla yıkıldığını görmek mi
yıkıldığına ortak olmakla mı sızacak
-lar. bunu biliyorum biliyorsun da
nasıl kalkacağız bu kadar nezak
-etle bu kadar yenilgiden nasıl
şimdi biz, her şeyin başlangıç sayıldığı
bu günlerin getirdikleriyle mi kalacağız
yoksa eğilip bükülüp bakarken birbirimize
yeni hünerlerimizi mi göstereceğiz perilerimize
yeni bir şey mi sayılacak bu
hayat ırmağına yeni bir mutluluk mu akacak
ben boynumda uzun siyah bir yalnızlıkla
sen boynunda pembe bir hırçınlıkla
rüzgardan mı korunuyoruz kardan mı
gözlerimize kadar inen atkının
arkasından mı durup anlayacağız ayrıldığımızı
ne? anlayamadım!
anlayamadım canım
bekleyecek ve daha arınacak mıyız
kendimizden,
üzülmeyecek miyiz peki
birden bir düşme hali gibi
yalnızlığın o çekiminden
alabilecek miyiz kendimizi
bütün bunlarla oturup düşündüm
nasıl kabullenebilirim yenilgiyi
yüzünde gülümsemeyi nasıl, ne şekilde!
kapıya yaslandım, duvara ve tavanaltına
bırakıp kendimi sanırım en çok da
seni mi düşündüm ne!
yas'landım
bakıp geç diye,
gövdemi işte, gözlerinin
içine içine yerleştiriyorum
bak diye, gör diye, kaç diye
kendimden ve kendinden kurtul
diye diye.. ye ye ye di ye, yediye
mi? kuruyorum saatimi sabahın yedisi
sabahın yedi simisin sen a canım!..
tarafıma özenle iliştirilen
bu hayat sabahın, öğlenin, gecenin
kaba bir kırılmanın taze sabah saatleriyle
camın kırılmasına, bardağın kırılmasına
kalbin detaylarına ve ayrılığın tamamına
sebep olan; bilen bilinen, bilmeye dahil olunan...
bu hayat, bu seyir berduşu
gözleri özlem çanağı, elleri keder çizgisi bu..
sana ve bütün günlerine seyir dokuyan, gözleriyle
anladım ve alındım, yeryüzü haliyim ben
içinden geçen; içimden geçen zamana mekân olunan
kapısına kul sevgilinin, kalbine bilenen bıçağın körü
ve daha da affedilmeyen, yalnızlığının da affına sığınmayan
yeryüzü mağlubuyum ben ki durup ordan uzanırım yatağıma
rüyâya ve dünyaya gözleriyle seyir dokuyan hayatıma
bakıp şaşarım; içimden kopup gitmesine alınarak sevgilimin,,
derim: her detaya çözülüp bağına bakakalcaksam aşkların
ne kalp isterim, ne aşk ne de yarasını sarmaya bir imkan
olmasındı kuş, kuşun kanadı yaralanmasındı, uçmasındı
geçip gelmesindi iğne deliğinden kalbe inen sabır telaş
geçip gitsindi güz, güzün aynasında kış kar kıyamet
geçip gitsindi gelinen ve gidilen yolları bu inkârın
geçip gidilsin bu inkâr
gelip alınsın bu ikrar
eskiten ve
eskiyen çilem için...
mart, 2006


