7/8/2006 - emirail yağan: derdim arayışın kendisidir
| Emirali Yağan: "Derdim arayışın kendisidir" |
|
|
Emirali Yağan, bugüne kadar dört şiir kitabı ve bir şiir kasetine imza attı. Ayrıca, Silva Gabudikyan'ın şiirlerinden bir seçkiyi Raffi Hermonn ile birlikte çevirdi
NESİMİ ADAY
1958, Dersim doğumlu Yağan'ın bütün kitapları, "Evvel Zaman Şiirleri" adlı son kitabıyla birlikte yeniden yayımlandı. Yıllardır Paris'te yaşayan Yağan, "Evvel Zaman Şiirleri" kitabıyla doğduğu yere, doğduğu yerin efsanesine, eşkiyasına, doğasına, yani çocukluğuna götürüyor okuru. Ateşe, suya ve dağa denk düşen kavlini, kavmini, şiirini sorduk; anlattı...
Evimizin verandası / uçurumlara eğilimli; / yabanıl, / dikbaşlı bir dağa bakardı!' Tam da buradan başlasak konuşmaya; yani 'insan mizacını baktığı ufuktan alır' dizesinden.. Eyfel Kulesi'nden bakınca 'O yabanıl dağ'ı görebiliyor musun?
Ayda yılda bir konuklarımın hatırına Eyfel Kulesine çıktığım oluyor ama hiç de kuleden değil, düze eğni bir yerden bakıyorum dünyaya. Oturmakta olduğum çok katlı binadan da Pantin ve Sacre - Coeur tepelerinden ötesi görünmüyor. Eskilerin değimiyle 'gönül gözü' dedikleri o şeydir belki görünmezi görünür mesafeye taşıyan. Batı Avrupa düzlüklerinden bakıldığında o Asyalı dağın daha bir heybetli ve yabanıl görünüyor oluşu bununla bir açıklama bulabilir kendine. Dağı düzle yüzleştirme denilecekse, bunu tamamlamış değilim. Bu minvalde yolun başında sayılırım henüz. Buradaki hayatımı kitabın biriktiği imge alanlarının dışında tuttum. Batı'nın batısından dönüp baktığım Doğu, Batı bende tarif bulmadıkça eksik kalacak gibi. Ömrümün bir ucundan seyre koyulduğum çocukluğumun coğrafyası bir başlangıç olsun şimdilik... Dünyaya ilk adımımı attığım o yer, uzun yolculuğumun başlangıç yerine işaret ediyor sadece.
Evvel Zaman Şiirleri'ni, meramını satır arası okumalara gizleyen otobiyografik bir anlatı sayabilir miyiz, aynı zamanda?
Denebilir, ancak bu otobiyografide anlatı öznesi, çocukluk yıllarının geçtiği coğrafyasını anlatırken, onu çevreleyen doğal atmosferin ve insani maceranın içine gizler kendini. Ki burada anlatıcının derdi kendini anlatmak değildir. Onun metin içinde kendine biçtiği rol Evvel Zaman'ın bileşenlerini tamamlayacak malzemeyi derleyip toplamak ve kendi imgeleminden süzerek ona biçim vermektir. Yazarken, bencileyin 'hep batıya, daha batıya' yol almış, savrulmuş herkesin Doğuda yüzüstü bıraktığı çocukluğunu, hayatını görebileceği bir meramı kaygıladım hep. Yaşanmışlığı ve tanıklığıyla imgelemimde iz bulan ne varsa, şimdi hayli uzağına düştüğüm bendeki ötekinin hayatıdır en çok da.
Gidip gördükten sonra, batının batısında bir Doğu'nun olmadığı gerçeğine varmışsın. Soruyu ve sorunu biraz daha eşelersek; içinde bir eşkiya gibi sakladığın Doğu'yu balamadıysan h‰l‰, ne bekliyorsun orada, ya da ne bekliyordun ki!
Öncelikle benim vardığım ve duyurulsun istediğim bir 'gerçeğim' yok. Kifayetsiz sorularım, her an elimden kaçacakmış hissini taşıdığım ip uçlarım var sadece. Yine de kendini suskunluğuna gizleyen mağrur bir bilmezi oynamak istemem. Başkalarının bin doğrusuna heba etmeyeceğim eğrilerimi sahipleniyorum. Özrü kabahatinden büyük içimdeki eşkıyayla darda durmayı yeğ tutuyorum. Batının batısındaki doğuya gelince, çölü izleyen tuz denizinin ardında bir ihtimal olarak saklı kalsın... Aradığım coğrafi olarak doğunun kendisi de değil. Derdim bir düşün, bir arayışın kendisidir. Gitmek Bir Uzun Öykü adlı kitabımda Charles Baudelaire'den düstur aldığım bir dize: 'gerçek yolcu yalnız gitmek için gidendir' yıllar sonra h‰l‰ aynı heyecanla karşılık taşır bende. Çağırdığın o yerde Mahzuni'nin özge dizesiyle 'benim mor sümbüllü bağlarım yok.' Bertolt Brecht'in kine benzer bir hal benimkisi: 'yol kıyısına oturmuş şoförün lastik değiştirmesini bekliyorum. / Geldiğim yerden hoşnut değilim. / Gideceğim yere ait değilim. /Ama yine de sabırsızlıkla bekliyorum şoförün lastik değiştirmesini.' İçinde bulunduğum hal de buna benzer bir şey. Gitmekle kalmak arası bir telaş içinde, uğuldayan o terminal kalabalıklarına teşne durur yüreğim nicedir. Böyle tarumar ve sınırları hep ihlal edilmeye açık bir coğrafya, yollara akan macerama vesile oluşuyla tercihim sayılabilir.
Tarumar edilmiş bir coğrafya, mekan tuttuğun o uzak, bayındır kentlerde seni rahat bırakmıyor belli ki. 'Kırıktı Çıkrık' şiirinde, tarihten ırak yerde azalan kavminden ve koynunda yılan besleyen barışçıl bir halktan söz ediyorsun. Bilirim, cümlesi ağırdır, ama kavmini konuşmayı denesek? Evvel Zaman Şiirleri, metin olanakları içinde çok şeyi serimleyen bir kitap oldu. Her bir şiirin arka planında bir uzun öykü ve roman malzemesi var. Sayfalar boyunca anlatabilirim orada anlatamadıklarımı. Artık ne söylesem, yayımlanmış haliyle kitabın dışında kalmaya devam edecek ilelebet. Okurun beğenisi, algısı, kurulan imgeyle uzak yakın ilişkisidir artık belirleyici olan. Metninin anlam kodlarını kendiyle sigorta ettiren yazarlar, metnini kendiyle en kötü tercüme edenlerdir. Okura sufle edilebilir dileğim şu olsun, dünyanın azalan bütün kavimlerini kavmim, yersiz yurtsuzlarını yoldaşım, kaybolan bütün dillerini anadilim sayıyorum. Varoluş kavgası içinde dara düşmüş kavimler Anonim Cürümler Tarihi içinde hep bağışlanası bir yerde durur bende. Koyunlarında çöl yılanları besleyen tevatür halkların macerası beni müthiş heyecanlandırır. Büyük Aile Atlası'nda portreleriyle yer edinen Dersim Yaşlıları akrabalarım, tanıdıklarım olarak derinlikli dünyalarına ulaşmamın samimiyetini verdiler bana. Nepalliyi, Aborijinliyi, Berberiyi onlarla eş tutarak dünyanın öbür yüzlerindeki mazlum insana ulaştığımı sanıyorum. Kurduğum portrelerin bugünün beynamaz yüzlerinde karşılığı yoktur. Düşlerine sahicilikle inanan çocukların masumiyeti vardır, bir masal zamanın ölgün ışığıyla aydınlanan o yaşlı yüzlerde...
Dersim dağlarındaki eşkiyaların 'hısım akraba' olduğunu söylüyorsun. Bütün Dersimliler ve özellikle de Kuzey ve İç Dersimliler bu eşkiya türkülerini h‰l‰ yanık yanık söylerler. Fakat bu yanık eşkiyaları bir de, sürekli talana maruz kalan Güney Dersimliler'e sorduğumuzda hiç öyle 'sevimli' bir fotoğraf çıkmıyor. Genelleme yapmıyorum ama hiç de öyle İnce Memed, Robin Hood karekteri oluşmuyor. Ancak sürekli şiirlerimizde ve diğer sanatsal yaratılarımızda ince bir eşkiya işçiliği kullanıyoruz. Acaba şair içindeki eşkiyaları dağlara salamadığı için mi bunca nostalji yapıyor'
Yeni bir Köroğlu ya da Robin Hood için hayli geç kalınmış bir çağdayız. Modern çağın son efsanelerinden sayılan Che Guevara azizleştirilmiş hayaletiyle bizim ora dağlarını mekan tutan eski zaman eşkıyalarının yanı sıra anılsın istedim 'Dağ Güzellemeleri'nde. Ama her denememde bu adın kitabımın söylence zamanı içinde eğreti düşeceğini gördüm. Ve sonunda 'Xızır'ın kurtlarına emanet Xızır'ın Keçileri'ni yeğ tuttum. 'Evvel Zaman Şiirleri'nin aktığı o tevatür zamana yakıştırdığım eşkıyalar ve tedavülden kalkmış sosyal kahramanlar daha eskil bir hayata aitti. Diyeceğim şu ki, son yirmi otuz yılın hengamesini önceler bir zamanı baz alır Evvel Zaman Şiirleri. Talih mi, talihsizlik mi bilmiyorum ama kitapta, günün popüler yargılarını ötelemek isterken tam da oradan tepkiler buluyorum. Okurlardan aldığım bütün olumlu - olumsuz tepkiler, sosyal tarih okumaları olarak dönüyor bana. Gerçekten şaşkınım! Fikrime uygun bir zikir oluşmuş ki, senin sorularının tamamına da sirayet etmiş bu. Bense denebilirse- bir yazar/şair olarak kitabımı günün ihtiyaçlarına sıkıştırılmak istenen bu yerden kurtarmaya çalışıyordum. Sonuçta görüyorum ki, metnin içerdiği yazınsal olanakları tartışmaya henüz lüksümüz yok. Oysa ki, edebiyatın hayata dair ilmini tüm diğer söylemlerden daha sahici bulduğumu söylemek geliyor içimden, bunca entrika yüklenmiş bir dünyada. Hayatın kaba sabalıklarından arınması ve moral bir terbiye için gereklidir edebiyat. Kurgu da olsa iyi edebiyat, bin düşünülüp bir söylenmiş bir sorumluluk ve vicdan taşır kendinde. Elbette ki, tanığı olduğumuz dünyanın hallerine dair söz esirgenmemeli, zamanı geldiğinde cüretle dillenmeli, ama her şeyden önce söze kimyasını veren öznenin, aracı ve yönelimini hakaniyet çizgisinde tutması gerekiyor. İmgenin olanakları içinde, ufkumun, yeteneğimin el verdiği şiirce dile gelmiştir.. Kitapta dile gelmemiş olanın sınırlarınıysa tahayyül etme şansımız olmadığını ifade ettim. Buna olanak olsaydı, sorununuzu en başa sarıp istenen yanıta ulaşmayı deneyebilirdik. Üzerinde uzun boylu düşünülecek bir tartışmanın konusu olarak yeterince karşılığını bulmamış yanıtım şimdilik saklı kalsın.
Kavle karşılık gelemeyen oğul hâlâ hükümsüz müdür?
Baba Oğul, anne kız denklemini içeren bu soru felsefenin, edebiyatın, psikanalizin konusu olageldi. 'Babam ve oğlum arasında yıkılmış bir köprü' gibi duran 'ben', kendimce esamisi okunur bir yanıta vardım mı, emin değilim. Bu sorun, kitabı oluşturan bütüncül yapının önemsediğim temalarından biri. Yazınsal anlamda hem babamla, hem oğlumla ve tabii kendimle bir hesaplaşmanın hakkından gelmek isterdim. Yaş dönümüne rastlayan bir ara muhasebe ihtiyacı bu belki de. 'Hükümsüzdür' dediğim yerde bir hüküm bildirmiş oluyorum zaten. Aksi bir beyanla temyiz davası açtırıp bana ham sözler ettirme sevgili Nesimi. Bırak dağınık kalsın bu sorun da.
Kitaptaki şiirler dağ, hasret ve hüzün çatısı altında toplanmış gibi. Bu şiirleri yazarak yüreğine düşen yangını soğutabildin mi bari'
İnsan yaşadıkça kendine yeni hüzünler bulur, hasretine karşılık, ayrılığına vuslat, sevinç payı ve muştular arar. 'Ateş ve rüzg‰rını hep yanında taşıyan' biri olarak kolay uslanacağa benzemiyor yüreğim! Eğri tabanlı köylülerimle dolaştığım Avrupa düzlüklerinde, engebeli arazileriyle uyumlu Ön-Asya'nın dağ türküleri hep yankılanacağa benzer içimde.
'Dağın da bir töresi var kendince'
Dağ Güzellemeleri-1 isimli şiirde "çocuklar doruklardan ineli / dağlar yerinde huzursuz bekliyor" diyorsun. "Ferman padişahınsa / Dağlar bizimdir" diyor Dadaloğlu. Yoksulların ve ezilenlerin dağları neden hep huzursuz?
Bu soruya yine benim yaşlılarımdan yola çıkarak yanıt vermeyi deneyeyim. Aşiretin kurucuları sayılan beş kardeşe ganimet kalmış iki köy ve sulak meraların içinde en çetin, uçurumlara en yakın yere çulunu sermiş büyük büyük dedemin bir bildiği vardı herhalde. Nitekim, 1938 katliamında tamamına yakını yok edilen köyümüzde, dağa en yakın mesafede duran dedemlerin mezrası en az zaiyatla kurtulur. Ama aynı dağın yamacında elinde mavzeri kilitlenen Hüseyin Dedemin, annemi daha kundağındayken öksüz bırakması bana genetik travma olarak miras kaldı. Dağ ve orman, merkezi otoriteyle sorunlu insanın aşina olduğu bir yolak. Bu aşinalıktan olsa gerek, dağın da insanına karşılık gelir bir töresi var kendince. Çocuklar dağdan indi inmesine de ova haydut kaynıyor. İçin için iç geçiren dağın hayıflandığı da bu belki! "Dağ Güzellemeleri" dağa sempatiyi ifade eder çağrışımlarına karşın, kendi içinde yüklü bir eleştiri de taşır. Kitabın başkalıklarından biri sayılabilir bu dağ eleştirisi.
|
| Yeniden Özgür Gündem |
| 26.07.2003 |
|
|
Yorum yaz!
|
|
Hakkımda
yoksulluğun ahı bu
kanı susturun, kanı susturun... -mehmet çetin
(...)
...''baktık, solduk hep bir ağızla.. toparlanıp nem'ler arayacaktık
suyu kuru ırmaklarımıza.. su içmeye inecekti güzel gözlü
ceylanlar.. kendimize gelip, güven duyacaktık vasfımıza ama
çöl sanmalıydık kendimizi ki ne gelen ne giden, kaldık oracığımızda..
yalnızlık çöktüğünde baktık, kalmışız karanlığa, solgun yanımızla''... akın yanardağ
...
Kategoriler
Arkadaşlarım
• monica • uyuyanquzel • Blogcu Yardım • ussuahkam • roza rom • siirlopedi siirlopedi
|