geçiyordum, gördüm..//kunduz düşleri//

5/8/2006 - kırmanç müziğine dair bablar

Kategori: guncel

Kırmanç Müziğine Dair Bablar

Mehmet Çetin

Açıklama Babı:
"Kırmanç Müziği" tanımıyla söze başlamamız kimi itirazlarla karşılaşabilir. Mümkündür. Ancak, dil birliği esası ve daha yaygın tanımı üzerinden ‘Zaza’ demeyişimiz, bu yazının tartışma konusu dışındadır. Kırmanç oluşa dair vurgumuz aslolarak kültürel kimlik ve aidiyet bağlamındadır. Yani kullandığımız anlamıyla Kırmanç kimliği bir yanıyla etnik bir tanımlamayı karşılasa da, diğer ve asıl yanıyla inanç ve yaşama kültürü vb. bağlamlarda daha geniş bir buluşmayı içine alan kültürel bir kimliktir. Böylece, Kırmanç tanımının yazı özgülünde tarihsel, coğrafi ve kültürel tekabüliyetleriyle (Kırmanç, Alevi-Pagan vb.) Dersim Kırmançlarını kastettiğini söylemiş oluyoruz. Bu anlamda da, kendilerine ‘Kırmanç’ diyegelmiş Dersimlilerin müziğindeki gelişmeler üzerinde fikir yürütecek olan bu yazı, özgül bir konu bağlamında bu tanımı kullanmaya gereksinim duymuştur.

Minnet Babı:
Bütün yoksama, yasaklama ve kuşatmalara karşın Kırmanç müziğini bugünlere taşıyanlara dair minnetimiz ilk sözümüzdür; taşıyıp bugünlere getirirken, yarını da hazırlayanlara: sözümüzdür; wes u war bıre! Kırmanç müziğinin son pirleri olarak kabul edilen Sey Qazi, Weliyê İmami Wuseni, Mahmut Baran, Sılo Qız gibi öncülerin saygın çabası Kırmanç müziğinin bugüne ulaşmasını sağlarken, geleneğin yeniden kurulması olanaklarına da işaret etti diye düşünüyoruz. Bununla; sözün anlamı üzerine kurulmuş ve katarsisi, anlamın öykülediği tragedyalar üzerine kuran kılamlarımızın, dili ve hikayesini bilenler için kutsallığını koruması kadar, bu müzikte olabilirliklere de işaret ettiğini söylemeye çalışıyoruz. Birazdan üzerinde fikir yürütülecek olan ‘kopuş pratiği’nin, bir inkar üzerine değil de, geleneğin yeniden kurulması mealinde okunması durumunda, işaret edilenler hem daha açığa çıkmış hem de Kırmanç bir dinleyici olarak minnetimiz asıl derinliğini bulmuş olacaktır.

Evet, geleneğin yeniden kurulması anlamındaki kopuş yorumunun öncelikle Metin-Kemal Kahraman kardeşlerden geldiğini hemen söylemeliyiz. Kırmanç müziği mecrasında kendilerine özgü yeni akarlar oluşturan Metin-Kemal Kahraman kardeşler bu yeni uğrakta birikmenin olanaklarını da haber verdiler. Özellikle 70’li ve 80’li yıllarda -Hüseyin Doğanay, Hıdır Akgül, Zülfi Selcan, Zeynel Kahraman gibi Kırmanç müzisyenlerin bu dönemdeki çabaları saygıyla karşılanmalı ki- evet, sözkonusu dönemde Kırmanç müziği ciddi bir kırılma yaşamıştı. İşte, hem bu kırılmayı onarma ve hem de yeni bir sound, yorum ve yeniden kuruluş denemeleri ile Metin-Kemal Kahraman kardeşler, bu uğrağın hazırlayıcıları da oldular. Bu çaba Mehmet Çapan, Kadri Karagöz, Nilüfer Akbal, Umut Altınçağ, Mikail Aslan, Rençber, Serdar, Beser Şahin, Yılmaz Çelik, Zele Mele ve Vengi Sodıri gibi kişi ve gruplarca beslendi. Bu süreçte Nilüfer Akbal’ın sound ve yorum kaygısı ile Zele Mele’nin yeni form arayışları özellikle dikkate değerdi. Biriktikçe yeni bir mecraya akma serüveninde Metin-Kemal kardeşlerin fecirden yola düşme öncelikleri, Ferfecir’de bir ilk doruğa tekabül ederken, Mikal Aslan da özellikle "Şiye" ile kendi yapabileceklerini sufle ediyordu. Yine kimi Kırmançca şarkıları da ustalıkla yorumlayan Grup Munzur, bu katkı sürecinin bileşeneleri arasındaki yerini aldı.

90’lı yılların özellikle ikinci yarısında Kırmanç dili ve kültürü üzerine yoğunlaşma ve diğer sanat disiplinlerindeki kimi arayışlar da kuşkusuz ki bu gelişmeleri kışkırttı. Ancak Kırmanç müziği hem daha erkenden yola düşmüş ve hem de önemli bir birikimi devralmıştı. Örneğin yazılı edebiyat geleneğinin yokluğu nedeniyle, dili yazılı olarak kullanma çabaları edebiyattta zayıf estetik kuruluşlarla henüz ilk örneklerini vermeyle sınırlıyken, Kırmanç müziği artık estetik kaygılarını ürün kanıtlarıyla ortaya koymaya başlamış ve geleneği yeni bir uğrakta kurma çabasına aktif bir dinleyici kitlesini de çağırmıştı. Bu anlamda, Kırmanç müziğindeki bu yeni uğrağa işaret, aktif katkı ve katılım sağlayan dinleyicilerle birlikte düşünülmelidir ki bu da son derece özgül ve önemli bir durumdur. Önemlidir çünkü bu müziğin dinleyicileri sadece birer dinleyici olarak kalmamış, dinledikleri müzisyenleri de yeniden üreten bir aidiyet duygusuyla, aktif katılım ve katkı sağlamışlardır. Sözkonusu aktif dinleyici kitlesi, geleneğin yeniden kurulmasına karşı durmak yerine, arayışı cesaretlendiren katılımı ve yüksek aidiyetiyle sanırız müzisyenlerin de minnetle teşekkürünü çoktan haketmiş olmalıdır.

Kopuş Uğrağının Söylettikleri Babı:
Yeni uğrağında biriken Kırmanç müziği, söz/anlam katmanını dışlamadan belki tarihinde ilk kez doğrudan ‘müzik’ yapmış ve bu anlamda yeni sounduyla; tını, ritim, ses, seslenme, arayış, tema, tavır ve yorumlarla sadece önemli bir etkinlik pratiğinde bulunmamış, örneğin dili bilmeseler de pek çok yeni dinleyiciyi kendi aurasına çağırmıştır. Çağırıcı, katıcı ve birlikte yola düşürücü bu özelliğiyle Kırmanç müziği, hem kendisi için yeni bir olanağa işaret ederken hem de dinleyici yelpazesini oldukça genişletmiştir.

Bu açılımda "Kilite Kou" ile Mikal Aslan ve "Va û Waxt" ile Ahmet Aslan’a ise özellikle dikkati çekmemiz gerekmektedir. Bu albümleri ile sözkonusu müzisyenler geleneği yeniden kurma çabasının özellikle önemsenmesi gereken örneklerini ortaya koymuşlardır ki mikro-estetik bir değerlendirmeyi ayrıca haketmektedirler. Bu neden böyledir; çünkü ve öncelikle bu albümlerin bütününe sirayet eden, karşılıklarını tutarlılıkla ortaya koyma arayışı sadece sound, yorum ve hatta gelenekle doğrudan bağ anlamında ağız, enstrüman yorumu vb. ile değil de, bütün bunları da içeren birer tavır albümleri oluşlarıdır, vb. Bu, muhteşem bir olanak ve açılımdır. Daha özelde de, Kızılbaş-Pagan Dersim inaç kültürünün mağmasına daha bir inilmiş, kırk kapının önünde dara durulmuş, mezarsızlarımıza yüreklerde yurt yaratılmış, Sae Sure üzerine yine and içilmiş, hayatımız ve hatıratımızda birer açık yara gibi yaşadığımız sorulara yeni yanıtlar aranmış, yüzyıllara karşı yakılmış ‘sır’ ateşine pervane olunup daha bir, daha bir, daha bir yanmak göze alınmış ve o küllerden yeniden doğmanın erdemine işaret edilmiştir. Hasretimizdi bu, kazanımımız oldu.

Sözü Kişiselleştirme Babı:
Kişisel beğeni ve aidiyetimizin bize söylettiklerini kimi küçük eleştirel mesafelerle açımlamayı deneyecek olursak; evet, sevgiyle dikkat çektiğimiz bu yeni uğrağında Kırmanç müziğini bekleyen kimi tehlikeler de var gibi. Nitekim, öncü yorum olma haklarını teslim etmekle söze başladığımız Metin-Kemal Kahraman kardeşler ‘Meyman’ ile bu tehlikenin bir yanına, yani kendini tekrarlama tehlikesine vesile olmuşlardır. Miro gibi önemli bir açılımdan sonra Nilüfer Akbal için de kısmen söylenebilecek bu durum yine ilk albümü "Şele" ile dikkate değer bir arayışa işaret eden -ki mevcut Kırmanç müzisyenler arasında kanımız ve tanıklığımızca arayış tutkusu ile özel bir yerde olan- Zele Mele de "Ameyne" ile benzeri bir duruma düşmüştür, vb.

Böylece, kendini ve verili olanı yineleme, mistifike etme, anonimleştirme, abartılmış esinlenme vb. tehlikeler bu yeni uğrağında Kırmanç müziğini tehdit eden temel etmenler gibi gözükmektedirler. Bu durum da gerek gelenekten, gerekse yeni bilgilenme ve sezgilerden oluşan konsepti daha bir farkındalığa dönüştürmenin elzem oluşuna işaret etmektedir. Gerçekten de hâlâ derin bir muamma gibi kendi içine akan bir dil ve kültürün sırrına böylesi bir yolculuk, olandan çok daha büyük sorumluluklar yüklemektedir. Bu da beynimizi ve kalbimizi daha bir parçalama pahasına bu kültürü hakettiği yeni uğraklara taşıma pesareleri dağıtmak anlamına gelmektedir. Kopuş pratiğinin öznesi ve öncü yorumu olmanın gereği de bu olsa gerekir.

Daha Bir İyimserlik Babı:
Ancak bu ya da benzeri tedirginlikler artık çok daha iyimser olmamızı engellemiyor. Nitekim, edindiğimiz bu kazanımlarla birlikte geleneği varılan her uğrakta yeniden kurma serüveninde önemli yeni birikmeler de hissedilmektedir. Örneğin ve bilgimiz dahilinde olduğu kadarıyla etnik jazz soundlu Kırmançca şarkılarıyla Necati Teyhani, sır gibi biriktirdiği yeni albümüyle Umut Altınçağ, kendi müzik serüveninde yeni bir açılım sağlaması muhtemel Ali Haydar Can, yine rap tavırlı yeni albüm hazırlığıyla Zele Mele ve tabii yeni hazırlık ve arayışlarıyla Mikail Aslan, Nilüfer Akbal, Aynur Doğan, Ahmet Aslan, Cemil Koçgün, Umut Akar ve yine Metin-Kemal kardeşler ile kişisel olarak izleme şansımızın olmadığı daha pek çok Kırmanç müzisyen daha; iyimserlik vesilemizdirler.

Kendimizce dinleyici olmak ve zaman zaman da söz babında kimi katılımlar sağlamaktan öteye bir müzik birikimimizin olmadığını söylemekte geciktik mi: olsun. Bununla, müzik eleştirisi yapmaya kalkışmadığımızı da söylemiş olduk. Dahasını da söyleyelim: bu kültürün içine ölecek bir Kırmanç olarak, bize dair yapılagelenlere dair muhatabiyetimiz ve aidiyetimizle bir hakkaniyeti paylaşmaya çalıştık. Ancak bu, estetik örgüsü zenginleşen Kırmanç müziğinin beğeniyi aşan kritiklere çağrı çıkardığını söylemekle de özdeş olarak algılansın istiyoruz; emeğe saygıyı, ürünün estetik çıtasını yükseltmek babında müzisyenlerle daha kolektifi bir çalışmaya girmenin gerekirliği anlamında, vb.

Ezcümle; Kırmanç müziğinin yeni uğrağı yıllardır kendimiz için yaptığımız bir açıklamaya da katkı sunmuş oldu. Öyle oldu çünkü yirmi yıldır anadilimiz Kırmançcayla yazmaya çalıştığımız halde, ilk kitabımızı muhtemelen şimdilerde yayımlayabileceğiz, ancak. Bu, yayımlanmış kitapları önemsizleştirme anlamına gelmiyor kuşkusuz; onlar bir başka misyonu üstlendiler ve kazanımdırlar. Yeni hasretimiz ise, yine kendi dil ve kültürümüzü açığa çıkarıp geleneği yeniden kurma çabasında, disiplinlerarası bir buluşmayı da gerçekleştirebilmektir. İşte, müziğimizin önde yürüdüğü bu süreçte, edebiyatın yanı sıra tiyatro, sinema vb. alanlardaki arayışlar da kendi kanıtlarını sunmaya başlıyorlar ki; her türden yoksama, yasaklama ve yoketmelere karşı sanatsal pratiklerimizi anadilimizde sınama olanağını da edinmiş oluyoruz sanki: bahtiyarız..

Mehmet ÇETİN
usenima@hotmail.com
Yaz’04, Amsterdam-İstanbul

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/7/2006 - dilim yine sürçtü

Kategori: guncel

04-Nisan 2003 Cuma

Dilim yine sürçtü

Baskının bir dayatması da olsa, hegemon bir dili konuşurken bile, kendi dilinin etkisiyle tonlar, ifadeler ve kendini ortaya koyar. Bu yüzden hepimiz Mehmet Çetin gibi kekemece konuşuruz..

ALİ ZÜLFİKAR

İnsan, bir tılsımın eseridir. Bu, annesinin derinliklerinden gelen kokusunu tüm bedeninde hissetmesiyle ilintilidir. Onunla kopmaz bağlar, sarsılmaz iletişimler kurması da bundandır. Tüm insani duyguların mimarı olan anne kucağı, iletişimin köprülerini örer. Ellerinin buram buram kokusu, yaşamın gözeneklerini kıpır kıpır coşturur. Bazen ağlarken, hatta sevinirken yahut hıçkıra hıçkıra söverken dahi, annesinden öğrendiklerinin bile farkına varmadan kendi varlığını kabul ettirir. Bazen soluduklarıyla duygulanır, açlıklarıyla sızılanır. Bazen de sevdiklerini kırmak olsa sonunda, bir davranış kültürü olarak karşımıza çıkar. Bu onun anadilidir.

İnsanlar neden "Kekemece" konuşur?

İnsanın kendini en iyi ifede biçimi ve iletişim aracı olan anadili, yaşam felsefesinin bir bütünselliğidir. Ki, şakaları ve gülüşleri, ağlayış ve haykırışlarıyla bezenen her dil, kendi içinde bir derinlik yakalar. Bu gelişme evresinde farklı zenginliklere evrilen bu canlı kendini geliştirir. Onun içindir ki dil, yaşyan ve her an gelişen canlı bir organizmadır. Bu organizma içinde anadil, bir başka dilin hegomonyasını ve baskısını kabul etmez/edemez de. Kendi varlığına yönelen her saldırıya ve hamleye karşı bir direniş sergiler. Hatta bu dilin üstünlüğüne karşı bir savaşın içinde kendini bulur. Bu savaşın kendisi, kendi gerçekliğiyle kimliği arasındaki bir savaşıma dönüşür ki, bu "kekemece"lik dönemidir. Baskının bir dayatması da olsa, hegemon bir dili konuşurken bile, kendi dilinin etkisiyle tonlar, ifadeler ve kendini ortaya koyar. Bu yüzden hepimiz tıpkı Mehmet Çetin gibi kekemece konuşuruz..

Şiir'in derinliği

Mehmet Çetin kendi yaşam gerçeklerinden vardığı noktayı irdeliyor. Toplumsal varlığı ve kimliğiyle hesaplaşma felsefesinden yola çıkan Çetin, kendine yeni erekler arıyor. Şiirlerine yüklediği anlamdaki imgenin doğurganlığı kendi doğurganlığı, derinlik ise, kuytuluklarda gürleşen kokulardır ki, bu onun çocukluk yıllarında yaşadığı melankolik yaşamın bir gerçekliğidir. Şiirlerini soluyan aşk ve sevda tınılarını devamlı damıtıp, tıpkı şarabın yıllanmışlığı gibi demleniyor. Kendi duruluğunu kendi kekemeliğinden alarak irdeliyor. İşte şiirdeki lirik özellikse burada. Ki, insanlığın kulağına ninniler söylercesine kendi ninnilerini anlamlaştırmasıdır. Şiiri "güzel söz söyleme sanatı" olarak değil, imgelerle yüklü bir farklılığın devinimi olarak yoğuruyor.

'Rüzgar ve Gül İklimi'nden 'Kekemece'ye

Mehmet'in tüm çabaları kendi çocukluk yıllarındaki yalınlık, sadelik ve yumuşaklığı yaklama çabasıdır. Bu çabanın varacağı nokta kendi zincirlerine ve tabularına karşı geliştirdiği acımasız savaşımın kendisidir. Şiir'in kendini ifade ettiği dönemler onun, tarihsel ve toplumsal varlığıyla bağlantılı olarak liritize bir birikim ürünü oluyor. Burada şiire anlamı veren, şaiirin birikimi, kendi zincirlerine karşı savaşımı, dil ile girdiği diyaloğun felsefik etkisi ve yaşamı soluma derinliğiydi. Bu derinleşme zaman zaman sloganik olsa da, kendi varlık koşullarına yoğunlaşmanın ve hesaplaşmasının heyecanıydı. Bu anlamıyla "kekemece" kendi yaşam felsefesini yeniden yoğurmanın, kendine karşı uyguladığı sansüre karşı bir başkaldırıdır. Hatta, "Türkiye" denilen coğrafyadaki etnik halkların yaşadığı gerçekliğin bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Şiir ilk okunduğu zaman, sizlerde bazı olayların tatlılığı ters tepebilir. Bu şairin, şiirine yüklediği yöntem farklılığı ve yorum gücü olarak anlaşılmalır. Bu açıdan dikkat edilirse, şairin her şiirinde, duyumsal uğrak okşayışı ve gülümseyişi kendini gösterir.

Mehmet Çetin'in uğrak mekanları

Zaman zaman kendi penceresinin düzlemini varoluş nedeninden bağımsız olarak bir saflık ve sadelik ile süslese de, içinde bulunduğu koşulları hissederek, özgürlüğe olan yolculuğun bir yoğunlaşma biçimidir. Bu anlamıyla, zaman zaman kendi iç çekişmeleri ve sansürlerinin bir sonucu olarak, her zelzelenişin karşısına çıkan farklı bir zelzeleniştir.. "Aşkkıran" da daha global bir kuşatmanın politik süreçlerinden tutalım da, duygusal ve tarihsel süreçlerine karşı, yaşamı zincirlemek isteyen sistemin ideolojik şekillenişiyle yürütülen sert bir tartışmadır. Bu özelliğinden dolayı bazen agresif ve küfür gibi durabilir.

Dillerinin esaretine vuralacak zincir

'Dilin hegemonyası olur mu' demeyin. Yaşamın hegemonyası, dilin ve kültürün kendi özgünlüğü ve varlığından farklı bir kılıfa büründürmek, dil ve yaşamı üzerinde bir yaptırım uygulamaktır. Bu silahı, çıkarlar çatışmasında emperyalist emeller güden her dikta rejimi uygular. Bu açıdan, her bir insanın gizlediği nice güzellikler, her şairin-yazarın sırrını sakladığı nice sözcükler vardır ki, hep satır aralarına gizlenir. Şiirin büyüsü de burada başlar. Yaşam işte bu satır aralarına gizlenir ki, kendi varlığını daha iyi ifade etmek için izleklerin ve söylemlerin içinde imgeleşir. Bu imgeler, bir zenginliğin ifadesidir. Ama, Bu zenginliklere karşı uygulana zulümkar hanedanlıklar, bu gerçekliği gizlemeye kalksa da gücü yetmeyecek. Bu açıdan, insanlık gerçekten "kekemece" bir yaşama doğru yol alsa da, bütün diller sömürge ülkelerin dillerinin etkisi altından kendini kurtaracaktır. Dilsiz, aşksız, geleceksiz birakilan insanın şairliği de tabi ki, kekemeceliktir.

Kekemece'nin farklılığı

'Kekemece' etnik halkların renkliliğine vurulan bir darbenin tüm etkilerini ortaya serme anlayışıdır. Kendi yazgılarıyla gürleşen ve kendi ağıtlarıyla işlenen her insani dokunuşa karşı bir duygu birikimidir. Bu anlamıyla "kekemece" kuşbakışı bakan bir bakışın karşısına, bir varlığın tarihsel varoluşunun nedenlerini ve sonuçlarını çiziyor. Bu gerçekliğin karşısına global kültür erozyonunu koymasıyla da bir başkladırı niteliği yakalıyor. Bu açıdan, sadece verili olan ideolojik hegemonyayı görmemizi sağlamıyor, aynı zamanda bunu besleyenleri zaman izleği içerisinde anlayan ve kavrayan bir ayrışım sürecini de karşımıza çıkarıyor. İnsanın insana, yüreğin düşüne ve güzelliklerin gönüllere yabancılaştıırlma çabası olan postmodern kültür anlayışıyla da bir tartışma yürütüyor. Bu tartışma ağının perdelerini kendi imgeleriyle sorgulayarak sistemin teslim alışlarını deşifre ediyor.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

yoksulluğun ahı bu kanı susturun, kanı susturun... -mehmet çetin (...) ...''baktık, solduk hep bir ağızla.. toparlanıp nem'ler arayacaktık suyu kuru ırmaklarımıza.. su içmeye inecekti güzel gözlü ceylanlar.. kendimize gelip, güven duyacaktık vasfımıza ama çöl sanmalıydık kendimizi ki ne gelen ne giden, kaldık oracığımızda.. yalnızlık çöktüğünde baktık, kalmışız karanlığa, solgun yanımızla''... akın yanardağ ...

Son yazılarım

o gelmedi: akın yanardağ
sarkaç: akın yanardağ
bir yaz günü: akın yanardağ
ey şiirin eli ufkun kitabını aç: adonis
bozkır evi: akın yanardağ
taşlarda ne saklı değil ki: mehmet çetin'le söyleşi..
''şiir sözcüklerin rüyasını görmekse'': söyleşi..
düş bahçeleri: akın yanardağ
bêvir: mehmet çetin
ben durmuş: mehmet çetin

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
utopiya.org
mehmet çetin
fadıl öztürk
yücel tunca
mche/m.çetin(blogspot)
açık radyo
yaşam radyo
muzaffer oruçoğlu
masap
hüseyin şahin
galata

Kategoriler

  • 1938
  • ayse hur
  • basucu kitap
  • cemal taş
  • elestiri
  • felsefe
  • guncel
  • hakkinda
  • hrant dink
  • ibrahim kaypakkaya
  • iyi reklam
  • kesik kesik
  • kirmancca
  • mehmet cetin
  • roportajlar
  • siirler
  • uyuyanquzel
  • yazilar
  • yildirim turker
  • Arkadaşlarım

    uyuyanquzel
    monica
    ussuahkam
    multecikadinlar