26/9/2009 - taşlarda ne saklı değil ki: mehmet çetin'le söyleşi..
‘Zamana yani dağa uza mecrasında’
 “Taşlarda ne saklı değil ki! Bilmiyoruz! Bilemiyoruz henüz... Kendi iktidar hırsıyla doğayı ve doğadakileri temellük eden ve giderek de tüketen egemenlikçi insanın bunu anlama ve açıklama şansı yok...”
Uzun yıllardır hem Türkçe hem de anadili Kirmançkî ile yazan Mehmet Çetin’in ‘Taşa Hatıra’ adlı yeni Türkçe şiir kitabı ile, 20 yılı aşkındır anadiliyle yazdığı şiirlerden seçilmiş ‘Surêdar’ adlı şiir kitapları Sur Kitaplığı’ndan çıktı. Çetin’in Kirmançkî yazdığı ‘Surêdar’, 20 yılı aşkın yazma serüveninden izler taşıyor. “Taşa hatıra kalan Haziran’a’ adanan kitap ‘rüya, taşa hatıra: heyya dedim” dizesiyle başlayan ‘Taşa Hatıra’ ise doğanın ve doğadakilerin birbirleriyle muhabbet mecralarında seyrediyor, hatırlıyor ve hatırlatıyor. Mehmet Çetin ile ‘Taş Hatıra’yı konuştuk.
Hüseyin Şahin: İki şiir kitabın; ‘Taşa Hatıra’ ve ‘Surêdar’ birlikte yayımlandı. İçtenlikle kutluyorum, ama Kirmançca bilmediğim için, Surêdar’a dair bir şey diyemeden, Taşa Hatıra’ya üzerinden sohbet edelim dileğindeyim. Her ne kadar yine yirmi yılı bulan serüvenin şiirleriyse de, özellikle yakın dönem şiirlerin yeni mecralara, yeni ‘muamma’lara işaret ediyor. “Fırat ile Dicle’nin bacak arasından / doğmak hayata ne muamma: ama” dizleriyle başlayan Taşa Hatıra gibi sorsam ben de, nedir bu muamma?
Mehmet Çetin: Sahi, nedir bu muamma? Kelimenin Arapça olduğunu, ‘bilmece.. yanıltmaca.. anlaşılmaz iş..’ gibi karşılıkları olduğunu esas alıp da, bizlerin kaderine ve kederine baktığımızda, bu muammanın kapıları az-çok aralanıyor gibi. Çok değil, yakın tarihe baktığımızda bile, Fırat ile Dicle’nin kolları-bacakları arasından hayata doğan onca kadim halkın nasıl bir aldatılmayla karşı karşıya bırakıldığını görmek fazlasıyla mümkün. Yakın dönemde dilenen ‘açılım’a atıf yapılabilir burada, değil mi? Yani insan görmeye, anlamaya başladıkça; kaderimizin ‘zamana yani dağa uza mecrasında’ biçimlendiğini, bunca olup-biten, bunca olagelen şeyleri gördükçe, kaçılmaz bir hatırlama işte! Ezcümle; yazmaya çalıştığımız şiir, kendi serüveninde belki yeni bir uğrağa işaret ediyordur, ama bunun şiir estetiğiyle sınırlı olmayan yanı, ‘Fırat ile Dicle’nin kolları-bacakları arasında olup-bitenlere estetik tanıklık çabasıdır da. Bu, bir tarih okumasından çok, şiirin olanaklarıyla buradaki hakkaniyeti hatırlama ve hatırlatma çabasıdır, biraz da. Nitekim, o şiirin final dizeleri olan ‘ah yıldızını bilmez müneccim, bak/ kayıp sualini de gölgeliyor zaman’ dizeleriyle, bize dair de böyle bir hatırlama çabası saklı...
Taş, sessiz ve sitemsiz sanılıyor ve biraz da bundan mı, insanı yürekten ele geçiren imgenin de vesilesi oluyor sonunda; doğaya bağlanışın sırrı sarıyor insanı. Xızır’ın nefesi mi saklı peki bu taşlarda?
Taşlarda ne saklı değil ki! Bilmiyoruz, bilemiyoruz henüz. “Bağdat’ta taş utancından çatlamak üzere” demişti Adonis. Ama taş, nasıl çatlar ki utancından? Bunu pozitivist bilim değil, kadim hafıza ya da şiir söyleyebilir ancak. Xızır’ın nefesi mi saklı o taşlarda, onu da bilemem ama özellikle Raa Haqi geleneğinden gelenlerin iyi bildiği bir haldir ki, kimi taşarları kutsama dolayımıyla kendi kutsallarına minnetlerini bildirirler. Dahası, sadece bu gelenekte değil; semavi dinler ya da pozitivizm, ‘mutlak doğru’suyla insanı tutsak almadan önce bütün bir insanlık, henüz yabancılaşmadığı doğasındaki varlıklarla, dolayısıyla taşla da böyle bir ilişki içinde olmalıydı. Kendi iktidar hırsıyla doğayı ve doğadakileri temellük eden ve giderek de tüketen egemenlikçi insanın bunu anlama ve açıklama şansı yok. Dolayısıyla bu egemenlerin gabr başındaki taşın ‘bittin sen ey insan’ hatırlatmasını da, ‘taş yok mu taş’ hatırlatmasıyla geleceklerini savunan çocukları da anlama şansı yok. Çünkü “Alişér efendi ile Zarife xatun olur da/ kanarım bébext bıçağıyla, mağaramda/ taş olur gitmem ama, dağımdan öteye” tavrındaki taş kalma halinin, günümüzde en özel anlamının, çocuklarımızın ellerindeki taşlarda saklı olduğu kanısındayım.
Vaktinden önce hatırlatan bir iç sesi, sözü de var şiirin; nasıl gelinildi buralara? Yani kederle örülmüş bir şiirin var, ama ağlamaklı bir çocuğu balkona çıkarıp, yıldızlarla, uzaklarla da tanıştıran bir şiir...
Vaktinden önce büyütülürseniz, sözünüz de böyle bir mecraya akar, doğal olarak. Yani, esasen sezgisel bilgiyi yurt edinmiş şiirin zaten böyle bir olanağı ve hatırlatıcılığı var, ama o şiiri yazan da hayat kanıtıyla böyle bir süreçten geçip geliyorsa. Sanırım şunu demeye çalışıyorum; içine doğduğunuz anadille, içinde büyüdüğünüz doğa, bütünlüğünüzü az-çok koruduğunuz bir dünyaydı. Sonrasındaki dayatma ve zulüm ve kekemeleştirme ile tam bir parçalanmadır yaşanan. Böyle bir durumda şiir, yine o çocukluğu yurt edinip, egemenlerin henüz işgal edemediği, burada söze parantez açıp ‘henüz’e dikkat çekmek de gerekiyor sanırım. Çünkü o uzaklar da tıpkı doğamız, dillerimiz gibi yok edilme tehditiyle karşı karşıya. Evet, o uzakları yakın kılma, iyimserliği hayatımıza çağırma, olan-bitene estetik tanıklık çabasıyla şiir, politika ya da benzeri ‘pragmatik’ pozisyon alışlardan farklı olarak, bir uzak doğu deyimiyle söylenecek olursa, güneşi gösteren parmağı görmekle yetinmez, onun işaret ettiği güneşi görmeyi önceler; gözlerinin yanması pahasına. Bunun sonrası belki kederdir ama insanlığın egemenlik tarihinde hatırlanması da, hatırlatılması da gereken bir durumdur ve şiirimizin payına düşendir..
Sadece kederlerin ya da taşların yok; bir de renklerin var; mesela eflatun..
Hayat tv’deki sohbetimizde sevgili Tevfik Taş da sormuştu bunu. İsabettir ki bu soru esasen şairlerden geliyor. Yani şiir yazan, hayatı şiirin dili ve olanaklarıyla anlamaya çalışan biri olarak sana da sorsam; mesela yüzlerce Kürt çocuğu, senin de ondört yılını verdiğin zindanda yine. Niye? Taş attılar değil mi? Bu nedenle öldüler, kolları kırıldı vb. Neden? Herhalde sadece ekmek ya da su istedikleri için değil! Zazakî-Dimilkî ya da Kirdkî olarak da adlandırılan Kirmançkî benim anadilim. Bu anlamda Kurmancîyi çok iyi bilmiyorum, ama kitapta dama çıkan Harranlı çocukların “nan nexwazim aw nexwazem ez eflâtın...” derken de bunu demeye çalıştıklarını düşünüyor şiir; evet, belki ekmekten de, sudan da çok çocuklarımız ‘eflâtın’ istiyor. Bu bir hakikat ise; şiirin tanıklığı ve iyimserliği ‘eflâtin’in üzerine olsun!..
Mehmet Çetin: Yazar-şair Mehmet Çetin, 1955, Dersim doğumlu. 12 Eylül döneminde politik faaliyetleri gerekçesiyle sekiz yılı aşkın bir süre cezaevinde kaldı. Rüzgâr ve Gül İklimi’ ile ‘Birağızdan’ adlı şiir kitapları henüz cezaevindeyken yayımlandı. Bunları; ‘Asmin’ adlı öykü kitabı ile ‘Hatıradır, yak bu fotoğrafı; aşkkıran; kekemece; pûşpera gêlezan-kirazların haziranı (Türkçe-Kurdi); surêdar (Kırmançca) adlı şiir kitapları ve ‘Atımı bağladım iğde dalına’ adlı lirik yazılar kitabı izledi. Şiirleri kimi dillere çevrildi ve farklı müzisyenlerce bestelendi. Çeviri ve editörel etkinliklerini de sürdüren Mehmet Çetin, Amsterdam’da yaşamakta ve yazmakta.
kaynak: www.yeniozgurpolitika.org
http://www.mehmetcetin.info/
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
21/9/2009 - ''şiir sözcüklerin rüyasını görmekse'': söyleşi..
 ''buradayım'' diyebilen şiir: mehmet çetin'le söyleşi ( fadıl öztürk-murathan muradoğlu)
-dil ile oynamayı sevdiğin söylenebilir mi? -değil, dille oynamak değil kastım ve dil karşısında haddim de değil bu; belki dille tartışma denilebilir. yani dille tartışarak onu yeniden ve yeniden öğrenme ve anlamlandırma babında bir hesaplaşma bu; biliyorsunuz, türkçe benim sonradan öğrendiğim bir dil, ve dili öğrenmeyi sürdürmek olarak anlıyorum bu tartışmamı; dilin nüanslarındaki saklı olanı, ki bu o dilin sırrıdır kanımca, evet, o nüanslarda saklı olanı bulmaya çalışmak bitip tükenmeyecek bir serüvendir. bin yıllardır dillerin içine doğan ve yine o dillerin içine ölen bu muazzam nüansları düşünür ve şiir yazarak o dilin içinde minnacık da olsa kişisel bir nüans/dil olmayı özlediğimizi görürsek, dille bunca boğuşmanın önemi biraz daha açığa çıkar sanki, değil mi?
-bu boğuşmacanın okura faturasını dert edinmiyor musun? -kekemece’nin itiraz hakkı: sanmıyorum. böyle yaparak okuruna karşı şiir yazmak gibi anlaşılıyor bu, ve bir yanıyla doğru bu ama içinde barındırdığı bir diğer ciddi yanılgıyı da daha baştan tashih etmek gerekiyor; "okurum" gibi bir tanımlamayı reddetmeden, okura karşı şiir yazıyor olmak pek anlaşılır olmuyor kanımca. bu, pek şık değil yani. reddiyeyi en baştan çıkarmak gerekiyor sanki; mülk edindiğin "okur"unu reddettikçe, senden talep ettiği şiiri estetik, düşünsel ve davranışsal uzançlarıyla reddettikçe kendin olmayı, eşitlerden biri olmayı, kendi kişiliğine sahip çıkan bir şiir olmayı mümkün kılabilirsin. diğeri, karşılıklı bir rüşvet alış-verişi gibi duruyor. -kederli sesler geceyi sever/iç: bu, vicdani bir rahatlama gibi gözükmüyor mu? -belki. ama şiir aynı zamanda vicdani bir pratik değilse başka nedir ki? bunu hem etik hem de estetik tutum alış babında söylüyorum. bunu, özgürleşmeyen özgürleştiremez bağlamında söylüyorum. yazılan şiir eğer yazanına karşı bile itiraz hakkını kullanamıyorsa daha en baştan rehin alınmıştır anlamında söylüyorum bunu..
-böylece, yaygın okunmama ihtimalini de göz almaktan sözetmiş oluyorsun? -kesinlikle! yazanının güncel talep ve hırsından özgürleşmemiş şiir zaten kendisi olamamış demektir. kendisi olamayan şiir, başkası ya da verili bir talep karşılığında yazılmış şiirdir ki istediği kadar çok okunsun çok satsın, bana sahici gelmiyor. kapitalist piyasanın tutsağı olmakla bunun arasında ne fark kalıyor ki? burda şiirin toplumsallaşması ile kitleselleşmesi arasındaki ayrıma da dikkat çekmeye çalışıyorum. yazdığınız şiirin yaygın okunmasını elbette ki istersiniz ama neye karşılık?
talebin ya da kişisel hırsınızın yazdırdığı bir şiir mi yoksa birikiminizin, imge dünyanızın size yazdırdığı bir şiir mi, sorun buna verilecek yanıtta saklı. diyelim ki kırmançca şiir yazıyorsunuz; kaç kişi okuyabiliyor bu şiiri? hiç denecek kadar az. az okunuyor diye bu dille şiir yazmayacak mısınız? olamaz. bu anlamda şiirin yaratım sürecinden sunum biçimlerine kadar okurun talebi sizi belirlemiyorsa, para ya da şöhret gibi kişisel hırslarınız şiirinizin önünü kesmiyorsa, kendinizi niye çok daha sahici ve özgürleşmiş hissetmeyesiniz ki?
-özgürleşmeyi çok mu kutsuyorsun ne? -özgürleşmeyi kutsamak mı? sanmıyorum. kutsanmış her şeyin gidip dinde ya da dinleştirilmiş bir ideolojide karşılığını bulacağını az çok bilmenin deneyimiyle, bunun böyle olduğunu sanmıyorum. ama tarihsel bir şiir izleğini sürdürmeye çalışan şiirimiz de özgürleşmenin rüyasını görme pratiği değil mi aynı zamanda?
söyleşinin tamamı: http://www.mehmetcetin.info/index.php?option=com_content&task=view&id=38&Itemid=68
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
yoksulluğun ahı bu
kanı susturun, kanı susturun... -mehmet çetin
(...)
...''baktık, solduk hep bir ağızla.. toparlanıp nem'ler arayacaktık
suyu kuru ırmaklarımıza.. su içmeye inecekti güzel gözlü
ceylanlar.. kendimize gelip, güven duyacaktık vasfımıza ama
çöl sanmalıydık kendimizi ki ne gelen ne giden, kaldık oracığımızda..
yalnızlık çöktüğünde baktık, kalmışız karanlığa, solgun yanımızla''... akın yanardağ
...
Kategoriler
1938ayse hurbasucu kitapcemal taşelestirifelsefeguncelhakkindahrant dinkibrahim kaypakkayaiyi reklamkesik kesikkirmanccamehmet cetinroportajlarsiirleruyuyanquzelyazilaryildirim turker
Arkadaşlarım
• uyuyanquzel • monica • ussuahkam • multecikadinlar
|