13/3/2009 - ölümcül bir kimlik olarak taşra: özgün.e bulut
ölümcül bir kimlik olarak taşra
Sonda söylenecek olanı baştan söylemek gerekiyor. Şiirin taşra ile herhangi bir sorunu olmamıştır, olması da beklenmemelidir. Şiirin yazıldığı yerin taşra ya da merkez olması, onun şiir oluşuyla ilgili değildir. Sonuçta şiiri anlamlandıran, zenginleştiren, düşlerini söze aktaran ve onu toplumsal bir sese dönüştüren şair olduğuna göre, şiirin yazıldığı yerin, belirleyicilik açısından önemi olmasa gerektir. Şiiri taşralaştıran, aslında kendini merkez/ iktidar/ efendi olarak gören şairin yine kendisidir. Bilen ve mutlu azınlık(!) olduğunu sanan-hatta mutsuz gibi de yapabilen- şairin oligarşik bakış açısından üretilen bir kavramdır taşra/merkez ayrımı. Daha doğrusu bürokrasinin uzağında kalan yere taşra denildiğine göre, orada üretilenler, yazılanlar da tipik iktidar mantığı ile değerlendirilmektedir. Sömürüye, sisteme, karşı olduğunu ilan eden şair, merkezde yaşıyorsa, üretim anlamında kendisini merkezin o bürokratik yapısından ayırmayıp, gücün bir parçası olarak şiir bahçesini oluşturmakta ve taşrada yaşayan şair üzerinde yıkıcı bir egemenlik kurabilmekte, hatta kurmaktadır.
Oysa taşraya şiir ve üretim ilişkisi açısından bakıldığında, son derece verimli, şiiri sarsan ürünleri en sıradan insan bile görebilir. Bu bağımlı olmayan, etkilenmeyen, efendilerden uzak şairlerin üretimleri için böyledir. Buna karşın dil ve bakış açısı zaman zaman bu verimliliğe tezat bir pratikle önümüze gelmektedir. İçine kapanık, öykünmeci, benzeyen bir dil ile edebi dünyasını kağıda taşıyan şair, elbette yüreğindeki taşrayı büyütüp efendilere bu olanağı sunabilmektedir. Yani taşra, orada yaşayan şairin içindeki çelişkileri merkezle bütünleştirmesine giden yolun itirafıdır. Muktedirin egemenlik sınırlarına kıyısından, köşesinden iltica etmenin ön kabulüdür. Yanlış anlaşılmaması için tekrar söylüyorum. İktidar olan, ruhunu üzerinde gezdireceği bir bahçe ister. Biat eden ise o ruhun var sayılan büyük atmosferinden yararlanıp kendi taşrasına efendilik etmenin heyecanı ile yaşar.
Taşraya dair yukarıda anlatmaya çalıştığım düşünceler benim gözlemlerimin sonuçlarıdır. Bunun dışında bir taşra var mıdır, kuşkusuz vardır, ancak genel yaklaşım ve bakış açısı değişmemektedir. Her şairin bir batısı ve mutlaka bir doğusu vardır orada da. Taşradaki şair kendisini aristokrat olarak görür, etrafına ne kadar çok kabul gördüğünü ve ilişkilerini, bu ilişkilerdeki anılarını anlatarak önemini vurgular sürekli. Aslında söylediği, Türkçe yazılan şiirde yaşanan ilişkilerin, bakış açısının, tartışmaların kısır bir tekrarından farklı bir şey değildir. Özellikle ideolojik anlamda bir terk ediş, içe kapanma süreci ile dinsel terminolojiye ait dili kullanma – ki bu sınırlı birkaç sözü geçmemektedir- ve doğup büyüdüğü yere adeta misyoner bir eda ile yaklaşım söz konusudur.
Taşra ve Merkez İlişkileri Taşrada yaşadığım yıllarda, içimdeki o sınırsız öğrenme, araştırma, keşfetme, şiiri tanıma sürecini çok sistemli bir şekilde yaptığımı düşünüyorum. Tanıdığım, tanıştığım şairlerde de bu yoğunluk fazlaydı. Sürekli öğrenme, yeni şiirler, yeni şairleri okuma, dünya şiirini tanıma uğraşısındaydık. Bu süreci taşradaki her şeye yetişme telaşında uzakta oluşumuz sağlıyordu bize. Yığınca dergi takip ediyor, yığınca kitap okuyorduk. Şiirdeki coşkumuz ise Garip, İkinci Yeni ve Toplumcu Gerçekçiler arasında sürekli değişim gösteriyordu. Buna İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç gibi şairleri de ilave edince taşrada neler üzerinde konuşulduğu ve nelerin şairleri etkilediği rahatlıkla anlaşılacaktır. Yani 1960'lı yıllardan beri tartışılan şeylerin aynısı, taşrada yaşayan şairler tarafından da takip ediliyor ve düşünce üretiliyordu. Yakın zamana gelince, Türkiye 12 Eylül darbesi ile en büyük yıkımı yaşıyor, insanlar işkencelerden geçiriliyor, hayatları alt üst ediliyordu. Etnik konumların, inanç farklılıklarının tartışılmaya başlanması, her zamanki klasik yöntem olan red ve inkar; şoven milliyetçilik ile birlikte artan linç denemeleri ve AKP iktidarına gelinen süreç.
Merkez dediğimiz yerdeki şair ve şiiri Türkiye'deki bu sürece ne kadar yakın ve ne kadar uzaksa, taşradaki şiir de o kadar yakın ve o kadar uzak durmuştur. Çünkü farklı sesler ya görmezden gelinmiş ya yazılana şiir değil denmiş ya da tamamen idolojik/ politik şiir kategorisine alınıp ötekileştirilmiştir. Taşradaki şairler de bu ötekilik kavramı üzerinden bir mağduriyet duruşu ile merkezi şairlere kendilerini kabul ettirme yoluna gitmişlerdir. Buradaki temel nokta bir başkaldırı ruhu ile ayrılma değil, teslimiyet ruhu ile merkeze yanaşmaları olarak kendini göstermektedir. Aslında temel duruş bu sürecin derinliğini hissetmek, bu süreci yaşayan insanların acılarını, acılarından kotardıkları üretimlerini sahiplenmek olmalıydı. Her zamanki gibi ödenen bedel, red ve inkara takılıyordu. Resmi görüşün dışına çıkamayan bu anlayış, kendilerine benzemeyen şiiri kabul etmiyor, taşradaki şiir de buna direnmiyor ve benzedikçe de kendi geleneğinden, sürekli öğrenme isteğinden ve evrensel değerlerden uzaklaşıyordu.
Taşradaki şairin elindeki en önemli doğru; gelenek, sınırsız öğrenme ve evrensele yaklaşımdır. Bu üçlü ile şair, şiirsel serüveni içerisinde düştüğü yolda ne merkezin efendilerine, ne taşranın efendilerine ihtiyaç duyacaktır. Hemen anımsatıyorum. Eylül faşist darbesinin işkencelerinden geçip, cezaevi ile buluşan devrimci/demokrat insanlar, buralarda da çok yoğun bir var olma süreci yaşadılar ve buraları sanatsal bir üretim merkezine dönüştürdüler. Şiirler yazdılar, karikatürler çizdiler, resimler yaptılar, öyküler kotardılar, romanlar ortaya koydular. Sonuçta buradaki edebiyat birileri tarafından mahkûm edildi ve o dönemde üretenlerin çoğu da bu mahkûmiyet ile kayboldu. Cuntanın mahkemeleri karşısındaki direniş, merkezi otoritenin eleştirisi karşısında tutunamıyor ve savrulma başlıyordu. Türkiye'nin yaşadığı her sancılı ve her acılı dönem edebi anlamda yazılmak isteniyor ama gariptir ki, her anlamda yazılsın diyen efendiler, bu yazmaları mahkûm ediyor, kendi istedikleri dille yazılmasını öneriyorlardı. Tam da burada Doğu'ya girmenin zamanıdır.
Anımsayalım önce. Çok eskilere gitmeden, sadece 70'lerden bugüne gelindiğinde solun ideolojik tartışmalarında en büyük ayrışmaların Kürt Sorunu üzerinden yaşandığı görülecektir. Buna devleti temsil eden iktidarların bakış açısı da dahildir. Her iktidar bu gerçeği kabul etmiş ve öylece çözümsüz bırakmıştır. Doğaldır ki her şeyi ile yakıcı, ölümcül olan bu sorun, genel çerçevede edebiyatı, özelde şiiri bir şekilde etkileyecektir. Ahmed Arif'in Otuz Üç Kurşun'u, Rüstemo ve Adiloş Bebe'nin Ninnisi, Yılmaz Odabaşı'nın Şeyh Said İsyanı ile Reşo Talan İklimi isimli uzun çalışmalarının yanında, şiirlerde ve tek tek dizelerde bu 'realite'nin her yönünü bulmak mümkündür. Benim de çok yoğun içinde olduğum ve yaşadığım bu 'ölümcül kimlik' şiir poetikamın en etken halkası olmuştur. Tam da bu sorun üzerinden taşradan yola çıkan ve Türkiye şiir coğrafyasına yayılan şiirleri, o şiirlerin ufuk zenginliğini yazabiliriz artık. Bu şiirler; epik yan, duygusal atmosfer, hüzünlü ses, sevda, barış, akan kanın durması, mücadele geleneği, ait olamama, ideolojik anlamda taraf olma, geleneği sahiplenme, kültürel diriliş ile iktidardan uzak bir dil ile çoğaldılar . Aslında bir anlamda benzemeyen bir şiirdir bu. Üzerinde çokça tartışılması ve durulması gereken bu başkaldırı şiiri, kendi örgütsel gücünü, eleştiri mekanizması ve ideolojik örgütlülüğünü yeterince oturtamayınca, doğal olarak bireysel anlamda teslim oldu ve bugünkü omurgasız, insansız, naylon şiire doğru açılan kapılara bir şekilde yardımcı oldu.
Taşrayı Söylemek Oysa diyorum, işkencelerden geçip, hayata dahil olan ve büyük bir sesle şiirin kapısından girip kanı susturun diyen Mehmet Çetin'in şiiri bugün okunmayıp da ne zaman okunacak.
"ahh vatan diye kanlıtapınakta yaşayanlar göz diye kangözeneğinden bize bakanlar susturun şu kan sesini geri vereyim size çocuklukta unutulan lavanta kokusunu yeter deyin ganimet değil ki vicdanınız kendinizi asacak dal bile kalmaz dinleyin yaktığınız orman sizi de yakar yeter deyin" Taşranın en amansız, en sınırsız düşlerinden geçip, göç yollarında bir durakta, oradaki duygularından hasret alıp koklayan Binali Duman, "kırılırım elbet dal kırığıyım bezirgan eli değil/ hareketli bir kelebek kadar kısa ömürlü/ güvercin kadar sevgili ve kur yorgunuydum" dizeleri ile o incecik duygularını taşranın sevgi dolu topraklarına gönderirken, şiirin vicdanına sesini duyuruyordu sadece. Aslında söylemek gerekiyor, taşra denen şey insanın mahcubiyeti ile birlikte sessiz kalışıdır. Ya da duyguların en masum hali ile içe kapanmasından başka bir şey değildir. Ne kadar çok bunlardan kopup, yağmalanmış ilişkilere doğru uzanırsa şair, o direngen ve dokunulmamış şiirlerini çeyiz sandığında bırakmaktan öteye bir adım dahi atamayacaktır. O zaman geriye dönüş denen şey de olmayacak ve şiir sadece söze düşecek ve sözle tanımlanacıktır. Devam ediyorum. Felsefi şiirin en derin, en yaratıcı ürünlerini veren Veysel Öngören ne çabuk unutulur ya da unutturulur ya da anımsanmaz. Veysel Öngören şiirin felsefi vicdanıdır. Taşra beyefendisidir, öğreticidir. Her anlamda sözü olan Tahir Abacı, hem yazdıkları hem de şiiri ile başkaldıran, direnen ve direndikçe çoğalan bir şairdir. O evrensel değerlerin yanı sıra, taşranın en yalın, en köklü taraflarını şiirine omurga yapmıştır. Belirleyicilik açısından Tevfik Taş'ın Ermeniyim Belki Zazayım, Belki Ateistim, Belki… şiirini aktarmakta yarar var. "Belki de ey zaman/Elaltından okunacaktır/Adım/Toprağa gömülmüş taşta yağmur emeği/Elaltından anılacak/Belki/Sarıldığım düş/Satırda cankeşken kalem" dizeleri ile çok dilli ırgatlar için vicdan oluşturmaktadır. Şiirler için vicdan sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Taşranın kekeme ruhundan vicdanlara gelen bu sesler, insani olan her şeyi önümüze getirmektedir. Bu şiirler önemlidir. Bu şiirlerin benzerleri önemlidir. Merkez denilen, ama neyin merkezi olduğu bile belli olmayan şiirdeki ideolojik saldırılara karşı, yaşam kırıcılığına karşı; barışa, sevdaya, yaşama dair merhabalar bu şiirlerden akmaktadır. Aslında insandan kopuştur egemen olan dil ve egemen söylem. İzlediğim dergilerde, bu şiiri yerden yere vuran şairler bugün, şiirin yaşamın dışına çıktığına dair yazılar yazıyorlar. Oysa çabuk unutuyorlar. Kendilerini merkez olarak gördükleri yerin dışında kalan her yeri yakmaktan başka bir şey yapmadılar. Merkez’den kastım elbet şiir için büyüleyici olan kentlerin atmosferi değildir. O kentlerde kendi düşüncelerini empoze etmeye çalışan şairlerin içinde bulundukları ve oluşturdukları çevresel konumlarıdır. Bunun dışındaki her yer zaten taşradır onlara göre. Şiirde son durum budur. yasakmeyve'35'2008
özgün e. bulut
|