15/4/2007 - -ütopiya'yı anlatır mısını?
...... / Mehmet ÇETİN
- Ütopiya'yı anlatır mısınız? -Ütopiya, çıkışta kendisini 'Mevsimlik Hayatbilgisi Kitabı' olarak tanımlamıştı. Bununla, verili, öğretilmiş ve hatta dayatılmış mevcut haylat bilgisine karşı bir yerde; onun sistem olarak örgütlenişine, ideolojik hegemonyasına, ritüellerine, sembollerine, estetiğine, politikasına ve politika yapma biçimine, yeryüzünü teslim aldığı tüketim ideolojisine, vicdan satınalan ve ölümü alkışlatan ya da sayfalarına aldıklarını maymunlaştıran medyasına ve onun terörüne, sistemiçi kıldığı muhalifleri üzerinden kendisini yeniden üretmesine, yaşamın devrimcileştirilmesinin önündeki anlayışlara, insanın 'hayır' deme hakkını kullanmasını unutturmaya karşı, bir örgüte değil değil ama sisteme karşı örgütlenme fikrine işaret emek ve kendisini de böyle bir yerde örgütleyerek, yeni bir hayatbilgisi, yeni bir mevsim istediğini söylemek, bunu denerken benzerleriyle buluşmak istediğini söylemeye çalıştı, ve bunu söylemeye devam ediyor. Kolektif bir yayım pratiği olarak ütopiya şu ana kadar 'kolektif birey, kolektifler ve ütopya' konu ağırlıklı üç kitap halinde yayımlandı. Kış'98 kitabının dosya konusu ise 'Yabancılaşma'. Edindiği eleştirel bilgiyi ilgi duyacak olanların eleştirisine sunarak paylaşmak isteyen ütopiya birlikte bir karşısaldırının olanaklarını tartışmak istiyor, vb.
-Ütopiya, Tükçe dışındaki şiirlere de yer veriyor. Bunun nedenini açıklar mısınız?
-Muhalif bir hayatbilgisi kitabı olmayı deneyen Ütopiya kuşkusuz ki böyle bir bağlama yerleşen yazınsal pratiklere ve bu anlamda şiire de sayfalarını açıyor. Bunu yaparken yaşadığı coğrafyadaki diller şenliğini sayfalarına taşıyabilmek Ütopiya için bir kazanım. Bu anlamda Türkçe dışında Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Kırmançca vb. pek çok dilden ürünü yayımlamak isteğinde. Bunu şimdiye kadar özlediğince gerçekleştirememesinin ana nedeni azınlık dillerden ürünün kısıtlı oluşudur. Ama bunu da kışkırtmak istiyor. ‹çine doğduğu coğrafyanın gerçeğince Ütopiya bir ulusal kimliğe değil halklar, diller ve kültürler şenliğine ifade aracı olabilmeyi özlüyor. Bunu da çeşit olsun, zenginlik olsun diye, ideolojik/etik ve estetik bir tavır alış bağlamında düşünüyor. Yasaklanmaya, yok edilmeye karaşı böyöle bir tutum son derece ideolojiktir ve boyun borcudur..
-İzleyebildiğiniz kadarıyla Kürt yazarların ürünlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? -İzlemeye çalışıyorum. Ancak benim sadece Kırmancki bildiğim dikkate alınırsa, yorumum da bununla sınırlı olacaktır. Ama bir genelleme yapılabilirse, ürünlerin estetik kuruluşunun henüz sorunlu olduğu kabuledilebilir, sanıyorum. Ne ki, estetik kaygıyı da gözardı etmeden bu coğrafyada yasaklanmış dillerle yazmak öncelikle etik/ideolojik bir tavır alıştır ki, bunu çok önemsiyorum. Bu dilerin içine doğan insanlar bu dillerle aşklarını, dostluklarını, kavgalarını, düş ve coşkularını yaşayıp yine bu dillerin içine ölebiliyorlarsa, bu dillerle yapılamayacak hiçbir şey yok demektir. Böyle bir ideolojik/etik tavır alışla buluşan estetik kaygı böyle bir ısrar sonucu kuşkusuz ki kendisini amacına taşıyabilir, güçlü estetik yaratımlara ulaşabilir. Buna inanıyorum.
-Dilin ideolojik olduğundan yola çıkarak, bu çalışmaların bir de ideolojik misyonundan söz edebiliriz, öyle mi? -Kesinlikle öyle. Böylesi çalışmaların günümüzdeki öncelikli vurgusu ideolojik/etik tutum alıştır bana göre. Zaten biraz da bu nedenle estetik bir tartışmaya girmiyorum, şimdilik. Bunu önemsemediğimden değil ama fiili ulusal/toplumsal muhalefetin kendisini estetik bir direniş olarak da örgütleyebilmesinin gerekli koşulu sözkonusu ideolojik/etik tavır alıştan geçmektedir. Yeterli koşulu ise mümkün olduğunca estetik yaratımın ve dilin olanaklarını zorlayarak daha güçlü ürünlere ulaşmaktır. Muhalif bir ulusal/toplumsal direnişin kalıcı kazanımlara ulaşmasının ana kanallarından biri de estetik alandır. Bunu önemsemek gerekiyor..
-Türkiye'deki toplumsal olayların çarpıcı bir şekilde roman ve öyküye yansımadığı gözlemleniyor. -Olabilir. Öncelikle böyle bir beklentinin ne kadar doğru olup olmadığı düşünülmelidir. Toplumsal hayattaki herhangi bir sarsıntının anında edebiyata/sanata yansımasını istemek eski bir alışkanlığımız. Buna çok katılmadığımı söylemeliyim. Politikanın böyle bir isteri olabilir, hakkıdır bu, ve haklıdır. Ancak, sanatsal pratiğin politik sonuçlar üretmesiyle, edebiyat/sanat pratiğinin politikanın ve politik isterlerin doğrudan aracı kılınması hep karıştırıldı. Öncelikle bunları ayrıştırmak gerekiyor. Politikanın güncel gereksinmelerini karşılayacak bir edebiyat/sanat pratiğinin olması son derece anlaşılır bir şeydir ve bu propaganda sanatıdır. Ancak, genel olarak muhalif sanat ve edebiyat pratiğinin propaganda sanatına şıkıştırılması, politik isterlere göre tarif edilmesi, ve bu anlamda da güncel ihtiyaçları karşılayan bir pratik olmasının istenmesi bana doğru gelmiyor. Bunu belirttikten sonra; toplumsal altüst oluşların, büyük sarsıntıların mevcut edebiyat/sanat pratiğimizde etkili bir estetik yeniden üretime dönüşmeyişinin özgül nedenin de ‹ngiliz tipi solculuk olduğunu söylemeliyim. ½unu kastediyorum; politikanın propagandif ihtiyaçlar manzumesini karşılamak için sanat yapmıyor olmak anlaşılır bir durum ama kalbimize kadar ulaşmış yangını ısrarla görmüyor olmak da ancak ‹ngiliz tipi bir muhaliflikle açıklanabilir, sanıyorum. Ben de dahil olmak üzere çoğumuzun bu noktada kekeme olduğunu düşünüyorum. Bunun aşılması gerekiyor. Toplumsal özgürleşme pratiklerinin edebiyat/sanat da özgürleştirici bir etkisinin olması gerekiyor. Ki, propagandif sanatla aramıza eleştirel bir mesafe koyma hakkından söz edebiliyorsak, muhalif bir edebiyat/sanat pratiğinde de ‹ngiliz tipi solculuktan özgürleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sözettiğince bir estetik karşılığın oluşmamasında böyle bir özgürleşmenin yeterince yaşanmamasının etkisinin büyük olduğunu sanıyorum.
-İki dilde yazıyorsunuz. Bu bir parçalanmaya neden oluyor mu? -İki dilde yazıyor olmamın yıkıcı ve parçalayıcı bir etkisi varsa da sanırım ben henüz farkında değilim ya da vehamet başka bir yerde. Bakın, Türkçe yazdıklarımı insanlarla paylaşırken mutlaka ki bundan bir sevinç duyuyorum ama Kırmancki yazdıklarımı paylaşma atmosferi çok özel bir durum. Bunun büyüsü nü ve heyacanını açıklayabilmem pek mümkün değil. Bir tür yeniden varoluş, yasadışı bir faaliyet, farklı bir karşı saldırı, sanki.. diyelim ki bir etkinlikte Kırmancki şiirler okuyorsunuz; evet, bu dili bilmeyenler de bu büyüden etkilenebiliyor, bunu hissediyorsunuz ama bu dili bilenlerin gözlerini görmek gerekiyor. Tuhaf bir enerji alışverişi, inanılmaz bir büyü.. bunu çok önemsiyorum. Türkçe yazdıklarımın coğrafyası içine doğduğum dilin coğrafyasını içermekle birlikte, bendeki iki dilin çoğu zaman farklı iki coğrafyası var. Dillerin kendilerine özel bu dünyalarını seviyorum. Örneğin Kırmancki yazdığım şiirin Türkçesi yoktur bende, ve Türkçe yazdığımın da Kırmançcası.. bu, henüz açıklayamadığım bir tuhaflıkta böyle.. ve eğer kastettiğin böyle bir parçalanmaysa, evet, bu kuşkusuz ki var ve bundan şimdilik çok rahatsız değilim. Dahası, bedeli ağır da olsa artık bunu bir kazanım olarak yaşadığım da oluyor.
-Sadece şiir kitapları yayımlayan bir yayınevi olarak adını duyuran ve yayıncılıkta özel bir yer edinen Piya yakın dönemde Vefa Dizisi'ni başlattı. Biraz da bu diziden söze edebilir misiniz? -Piya, bir yayınevi olarak kuruldu ancak zamanla kültürevine dönüştü. Şimdilerde yayın, müzik, fotoğraf ve tiyatro atölyelerinden oluşan bir kültürevi olarak faaliyetini sürdürüyor. Muhalif bir kültürel pratik olmayı anladığınca anlamlandırmaya çalışıyor. Piya Kitaplığı'nın başlattığı Vefa Dizisi de böyle bir yerden açıklanabilir sanıyorum. Piya yayınevi olarak kurulurken de ana kaygısı genel olarak yayıncılık değil, alana ideolojik/etik/estetik bir müdahale denemesi olmaktı. Bunu düşlediğince gerçekleştirmeye çalışıyor. Gelinen noktada bu faaaliyetini olgunlaştırmak isteyen Piya, iki yeni dizi daha başlattı. Bunlardan biri 'Yeryüzü Şiir i Dizisi' ve diğeri de 'Vefa Dizisi'. Bu dizide etik ve ideolojik tercih belirleyici urumda. Kısacası, sistemin unutturmak istediği ve kısmen de unutturduğu şiiri, özgül uğraklarından birer armağan kitap olarak bugüne taşımak istiyoruz. Elli kitaptan oluşmasını tasarladığımız Vefa Dizisi kitaplığı projesi borçlu olduğumuz, bugün yazdığımız şiirin besleyeni olarak gördüğümüz bir şiir toplamına işaret emektedir. Ahmet Telli'nin şimdilerde üçüncü baskısını yayına hazırladığımız ve seçilmiş şiirlerinden oluşan 'Kalbim Unut Bu Şiiri' kitabını bu dizinin ilk kitabı olarak görüyoruz. Daha sonra ‹lhami Bekir Tez, Ahmet Arif, Nazım Hikmet ve Ece Ayhan'ı Refik Durbaş'ın da katkılarıyla yayına hazırlayabildik. Piya bu diziyi çok önemsiyoruz ve hazırlıklar da sürüyor. Kürtçe Şiir Antolojisi de bu kapsamda daha özel bir proje olarak önümüzde duruyor.
kaynak: www.mehmetcetin.info
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/9/2006 - kekemece duyarlılığı
Kekemece duyarlılığı
'Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik.'
VECDİ ERBAY
Mehmet Çetin'i ve şiir pratiğini Keko Meçe adlı şiir, özetler nitelikte. Çetin'in şiirini izleyenler bilirler; kitaplarında yer alan şiirler birbirini bütünler, tamamlar niteliktedir. Çetin'in yeni kitabı "Kekemece" adıyla geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabın son şiiri Ahmet Telli'ye ait. Yazdığı gibi iyi konuşmasını da beceren ender şairlerden biri olan Mehmet Çetin'le "Kekemece"yi konuşurken önceki kitaplarına da döndük.
"Rüzgar ve Gül İklimi"nden "Kekemece"ye, dışarıdan bir gözle, Mehmet Çetin'in şiir serüvenini değerlendirebilir misiniz?
Şiirin kendisini yazdırdığı çok kişisel tarihsel, toplumsal, duygusal uğraklar vardır. Rüzgar ve Gül İklimi, 1971'lerden başlayan bir sürecin ürünüdür de denilebilir. İlk kitap bu anlamda içinden geçip geldiğimiz ölüm kalım günlerinin vicdani ve estetik tanıklığıdır bir yanıyla. Diğer yanıyla da toplumsal bir kaygıya tabi kılınmış dilin ve söylemin farklılaşma, özgürleşme ve daha kişisel olma pratiğidir. Çok içtenlikli bulduğum, bütün gençliğe ve acemiliğe karşın, dil ve söylem arayışları açısından bir tavrı olduğunu düşündüğüm bir kitaptır. "Birağızdan" ise sözün ve dilin kelimesini şiirin olanaklarıyla kendini daha iyi örgütlediği, ama şiirin kendini çok gözettiği bir kitap olarak geldi. "Hatıradır, Yak Bu Fotoğrafı" epey sonra yayımlandı. Kitap, sanat hareketi sürecindeki geri çekilme, öğrenme, birikme ve yeni bir uğrağa evrilme sürecinin ürünüdür.
Hatıradır Yak Bu Fotoğrafı, ilk iki kitaptan farklı bir söyleyişin de habercisi...
İlk iki kitap birbirine daha yakın. Özellikle toplumsal, tarihsel, duygusal ve politik koşulları itibariyle daha dışa dönük, içinde olunan koşulları yarma, firar etme isteğine dönük izleklerde yoğunlaşırken, üçüncü kitap bir iç yolculuğun şiiridir. Gecikmiş, ertelenmiş, ama ah etmeyen; yaşadığı önceki hayatı üstlenen ve ordan izlekler de taşıyan, ama dil ve söyleme biçimi olarak yeni bir uğrağı işaret eden bir kitaptır. "Aşkkıran" daha global bir kuşatmayı politik süreçlerden, duygusal ve tarihsel süreçlere kadar, hayatımızı teslim almak isteyen sistemin ideolojisiyle sert bir tartışmadır. Bu haliyle agresif ve küfür gibi durduğu da olmuştur. Bir bıçak gibi kendine sapladığı da olmuştur ordaki şiiri şairin...
"Kekemece"ye geldik. Şiirlerinin-kitaplarının birbirini tamamladığı gözönüne alındığında, Kekemece'yi hangi izleğin tamamlayıcısı olarak düşünebiliriz?
Şiiriyle hakikaten içten ilişki kuran insanın, yazdığı şiirin tek şiir olduğu kanaatindeyim. Ancak içinde bulunduğu özgül ve evrensl süreçler, hayata ait tutum alışının farklı kadrajlarını, hissiyatlarını, derinliklerini, nüanslarını ortaya çıkarır. Fotoğrafın parçasını görme, anlama, anlamlandırma çabasıdır her şiir, her kitap. Kitaplar arasındaki bağ, izlek ve iç sesler anlamında, özlediğim, gözettiğim birşey.
Kekemece'nin diğer kitaplardan farkı, üstten bakmayı ve sadece verili olanı, ideolojik hegemonyayı görmekle kalmayıp aynı zamanda bunun besleyenleriyle de, örneğin zaman izleğiyle, zamanın kavrayışıyla, tarih anlayışıyla, bütüncül kurtuluş projeleriyle, bu tür insanı insandan alan, insanı düşüne, aşkına yabancılaştıran her türlü egemenlikçi yaşama biçimiyle de tartışmaya girmek istedi. Bu bir iç yolculuk gibi görülebilir. Ama iç yolculuk bu kez hayatına çağırdığı imgeyle belki bir çocukluğa geri dönüş, göçün başlatıldığı yerde hayatımızı realize etmiş sistemlerin teslim alışlarını deşifre etmeye, kendi içinde yeniden anlama ve anlamlandırmaya bir yolculuk olarak gündeme geldi.
Her şairin sözcükleri olduğuna inanırım. Sizin de var ve üstelik bunlar kitap adları olarak da çıkıyor karşımıza: Aşk, hatıra, gül ve kekeme gibi...
Her şiir yazanın sırrının saklı olduğu sözcükler, izlekler vardır. Galiba şiir de daha çok orda kendini ele verir. Benim de büyüsünden kurtulamadığım, satır aralarında da olsa kendimi daha iyi ifade etmeye çalıştığım izlekler, sözcükler, söyleme biçimleri kuşkusuz var. Kekemece, Aşkkıran'daki "şeyleşme" izleğinin bir başka okunma biçimidir. Kırmançça dışında hiçbir dili duymadığınız, gazetenin, radyonun ve diğer dillerin girmediği bir coğrafyada, orman içinde uzak bir mezrada yaşıyorsunuz ve sonra hayat sizi yollara düşürüyor; bilmediğiniz kentlerden, dillerden geçiyorsunuz, kendinizi farklı dillerin kuşatmasında buluyorsunuz. "Bilmediğim dillerden tırnaklarımı yiyiyorum" dizesinin bir başka biçimi oldu bu kitap. Özellikle küreselleşme sürecinde daha açığa çıkan, baskınlaşan bir durum var: İnsanlık gerçekten kekemeleşti. Dünyada en çok konuşulan dilin kekemece olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanlar dillerine, düşlerine, gelecek imgelerine yabancılaştırıldılar. Böylesi bir yıkıcılık var. Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemelik.
Kekeme "Kekemece"ye dönüşünce bir karşı duruş da kendini sezdiriyor.
Kuşkusuz. İki açıdan anlamaya çalışayım. Birincisi, dilsizleştirilmemiz karşısında bir durum tespiti yapmak, açığa çıkarmak olup biteni. Ve çok konuşmanın kekemelik durumunu ortadan kaldırmadığını söylemeye çalışmak. İkincisi, kuşkusuz en kişisel olandan en toplumsal olana kadar kendimize, tek çocuğumuz olan kalbimize, mecramızda ve maceramızda akmaya ait bir karşı durma çabası. Dilimizi yitirdiğimiz andan itibaren aşklarımızın, düşlerimizin, arayışlarımızın, yolculuklarımızın düşeceği durum kekemelik olacaktır. Böyle bir tavrı da içkinleştirmek ister kitap. Ve şiir özelinde verili estetik beğeniyi, tüketim ideolojisinin mevcut söyleme biçimlerinin eleştirisidir bir anlamda. Kekemeleşmenin kırılacağı yerlerden biri de unutturulmuş nüansı ortaya çıkarmaktır. Bu nüansı yüklenmek, kendimizi, kendi dilimizi yaşatmaya çalışmaktır.
Kekemece'nin ilk şiirlerde, halk şiirinin, giderek dinsel metinlerin söyleyişine bir yakınlık var. Bu devam edebilir mi?
Arkaik söylemden yararlanmak istedi tabii Kekemece. Yani az önce sözünü ettiğim nüansa indirgenmiş ve mutlaka açığa çıkarmayı arzu ettiğim kendimizi ifade etme olanaklarını bulmak, aynı zamanda üstlenmek çabasıdır. Dilin ritüel olanaklarından yararlanma, dilin ve bilgimizin yeni olanaklarıyla buluşturma çabası ve arayışı var. Ancak halk şiiri diye bir kadrajlama yaparsak, umarım izlenimin doğrudur, çok tercihen böyle birşey yaptığımı zanetmiyorum.
"Ey yarıminsan, tek sesli şarkından artık usan", "aşk eksik bir şarkıdır", "düş görmüşüm: doğanın en eksik şarkısıdır insan". Bu dizeler üç kitabından alındı. Şiir aşkı, insanı tamamlama, tanımlama çabasıdır da denilebilir mi?
Denilebilir, ama tek koşulla. Turgut Uyar'ın dediği gibi, tamamlansa aşk olmazdı. Bu anlamda eksik kalacaktır. Ama eksik kalmak burda farkındalıktır. Bir farkındalık olarak eksik kalmak, aşkımıza, düşümüze, kendimize uluşmaya ait bir olanağı da açığa çıkarmaktır. Felsefi ve politik anlamda söylersek, örneğin ütopya kavrayışı cennet cehennem vaazı üzerinde biçimlenir. Oysa yok böyle bir şey. Cennet ve cehenneme dönüştürülmüş, stabileze edilmiş, dondurulmuş bir gelecek anlayışı yok bir imgedir.
"Kırk yaşıma yürürken de dünyayı kurtaramıyorum" diyorsun Aşkkıran'da yer alan bir şiirinde. Kekemece'deki şiirlende de yaşına epey gönderme yapıyorsun. Yaşın şiirle ilgisi nedir senin için?
Kitabı yayınlamadan önce şiir yazan, okuyan ayrımı yapmadan otuza yakın arkadaşa okuttum, çabalarını sevgiyle anıyorum. Baskın eğilim, bir yaş paniği yaşadığım yönünde oldu. Şair arkadaşım Binali Duman bu izleği iyi anladı sanıyorum. En azından benim hisetmeme karşılık veren bir anlamaydı. Verdiğin dize iyi örnektir. Dünyayı kurtaramıyorum, burda bir ironi var ama, Binali'nin yorumuyla da bir düş yolculuğudur. Bir tür Mohaç Meydan Muharebesi'dir. Zamanla, zamanı bir ağu olarak hayatımıza sızdıran sistemle, egemenlikçi her türden ideoloji ve yaşama biçimiyle sürdürülmek istenen bir savaş. Dolayısıyla burda gözetilen fizik bir yaş değil.
Kekemece'de şiirinin dil yumuşamış gibi...
Dilde yumuşama mı demek gerekir bilmiyorum, ama söyleme biçiminde bir sakinlik var. Kimi arkadaşların değimiyle "dervişan", yani canı yansa da ah etmeden söylemeye çalışan yanı itibariyle bir yumuşamadan söz edilebilir belki. Ama eleştiri kadrajının daha genişlediğini ve daha sert eleştiriler yaptığını düşünüyorum. Bir başka boyuttan söz etmek istiyorum. Basitlik ile yalınlık arasındaki uçurumun, yeryüzündeki muhtemel en büyük uçurum olduğunu söylemiştim 14-15 yıl önce benimle yapılan söyleşilerde. Basit bir şiir düşünmediğimi, ömrüm yeterse yalın bir şiire ulaşmak istediğimi söyleyegeldim. Kekemece, önceki şiirlerden beslenerek daha olgun, yalınlığa biraz daha yaklaşma olarak görülebilirse, yumuşama da ordan okunabilir diye düşünüyorum.
Kırmançça yazdığın şiirler olduğunu biliyoruz. Yakında bir kitap var mı?
1985'ten bu yana iki dilde düşünen ve yazan bir pratiğim var. Türkçe beni entelektüel dilim, Kırmançça ise gerçekten duygusal dilim. Kırmança ilk dizelerimi Metris'te atıldığım hücre duvarına yazdım. O günden sonra da bu dilin üstünde düşündüm. Bildiğim kadarıyla Türkiye'de yayımlanmış hiçbir yazılı metin yoktu o dönem. Asmin'deki öykülerde bazı Kırmançça metinlere yer verdim. Bu metinler için aylarca çalışmak zorunda kaldım. Çünkü bu dilin gramerini, fonetiğini, yazım kurallarını bilmiyordum. Çocukluğumda doğanın, annemin, babamın ve arkadaşlarımın kulağıma üflediklerinden yararlandım. Bu dilde yazdığım şiirler artık kitap olma noktasında. Önümüzdeki dönem Kınmançça bir CD'yle birlikte yayımlamak istiyorum. Yazılı bir dil geleneği, okuma alışkanlığı olmadığı için, dize bilimi, estetik beğeni ve birikimin ürünü birşey yazmak istiyorsanız okunması çok zor. Belki okuma alışkanlığı kazandırmak için sesli okumayla birlikte kitabı hazırlamayı düşünüyorum. Özellikle Avrupa'da bu dille ilgili yoğun çalışmaların yapılmasını ise sevinerek izliyorum.
Bir ayağın Avrupa'da. Şiirin, şairin ordaki durumu nedir?
Cezaevindeyken yazıştığım İngiliz şair Judith Karontais, sanatın ve şiirin Avrupa'da düşüş yaptığını yazmıştı bana. Ama son 7-8 yılda tanık olduklarımın gösterdiği tam tersi oldu. Değişik vesilelerle, hem çağrıldığım etkinlikler, paneller hem de okumalardan biriktirdiğim şu ki, şiir sanki insanların hayatında daha içkinleşmeye başlamış. Batı'da çok yoğun bir şiir yazıldığını düşünüyorum. Şairlik kutsanmış bir yerde değil, şiirden beslenen de yok, ama zaten Batı yaşama standartlarını belli bir yere getirmiş. Daha bir sakin durum var gibi. Geçen yıl Rotterdam'da gerçekleşen ve Türkiye'den Orhan Koçak'la katıldığımız Poertsy İnternational etkinliğinde yaklaşık kırk ülkeden şair ve editör vardı. Orda tanık olduğum, Avrupa'da yazılan şiirin sıkılığı ve bunun insanların hayatındaki karşılığıydı ve bu bana çok özel geldi.
Bir de Türkiye şiirinin son yıllarını sormak istiyorum...
Kişisel kanaatim, '90'lı yıllarda Türkiye şiiri çok önemli bir olanağını ve enerjisini incitti. Sistemin ideolojisine çok fazla tav oldu. Eleştiri olanağını, eleştiriden beslenme olanağını zayıflattı. Baskın eğilimlerden söz ediyorum tabii, içinde durduğu dünyanın eleştirisini yapmakta, muhatabı olduğu okurun estetik beğenisiyle, egemen estetikle hesaplaşmakta, ciddi bir kan kaybı var. Baskın eğilimse zaten egemen formlarla, medyatik sunumlarla, verili okurun hissiyatını satın almayla örülen bir şiir oldu. Politik olarak iktidara karşı ve bu anlamda sol olduğunu söyleyen pekçok insan dile ve şiire geldiğinde tuhaf bir Türkleşme sürecine evrildi. Bir dil için birileri ölüyorsa, zindana düşüyorsa, şiirin kendine has olanaklarından üreyen bir sözünün olması gerekti. Bunu fısıldamaya çalışanları mahkemeler susturmak istedi. Bu anlaşılır, ama bu susturma korosuna iktidara muhalif olduğunu söyleyen pek çok şair, eleştirmen, yayıncı da katıldı. Şiir coğrafyaları, yıllıkları, dergileriyle; şiirin Türkü, Kürdü, Çerkezi olmaz cümleleriyle... '90'lı yılların ikinci yarısında şiirin kötürümleşmesinin ana nedenlerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum...
MEHMET ÇETİN KİMDİR?
Mehmet Çetin 1955 Tunceli-Ovacık doğumlu. 70'li yıllarda yazmaya başladı. Şiir, düzyazı ve söyleşileriyle yakın yıllarda yurtiçi ve yurtdışında, çeşitli yazın/sant/siyasi dergilerde yer aydı.İlk şiir kitabı "Rüzgar ve Gül İklimi" 1988 yılında Belge Yayınları'nın "Yeni Sesler" dizisinden çıktı. Cezaevi koşullarında hazırlanan bu kutabın ardından "Birağızdan" (1988'de Enver Gökçe Şiir birincilik Ödülünü aldı),"Asmin" (öykü), "Hatıradır, Yak Bu Fotoğrafı", "Aşkkıran"la okurla buluşan Çetin'in yeni kitabı "Kekemece" (Piya Yay.) adıyla geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitabın son şiiri Ahmet Telli'ye ait. Uluslararası PEN veTYS üyesi de olan Mehmet Çetin uzun yıllar cezaevinde kalmıştı.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/8/2006 - ''sürgün, yerçekimsiz bir dünyadır''
'Sürgün, yerçekimsiz bir dünyadır'
"Sanal bir dünyanın renkli ışıltılı rüyası içinde yavan, kasvetli hayatlar yaşıyoruz çoğunlukla. Yemeğimize katacak tatlandırıcı soslar bulunabilir belki ama ruhumuza iyi gelecek şiirler kolay bulunmuyor artık."
CEMAL TURAN
'İnsanın kekemelik hali, başka bir dile ödediği bedelle ilgili. Bizde ifadesini bulmamış anadilimizin vebali boynumuzda durdukça bu kekemelik sürecek gibi." diyen şair Emir Ali Yağan, 1958'de Dersim'de doğdu. Orta öğrenimi Elazığ'da yaptı. Ankara Eğitim Enstitüsü'nde Pedagoji, Paris 8 Üniversitesi'nde Modern Yazın öğrenimi gördü. 6 yıl cezaevinde kaldı. 5 yıldan beri Paris'te yaşayan Yağan ile çalışmaları üzerine konuştuk.
Urmiye Mavisi'nden, Gitmek Bir Uzun Öykü'ye uzanan şiir serüveninizde farklılaşan bir dil ve izlek var. Kitaplarınıza genel olarak bakıldığındaysa, tarihle günceli buluşturan bir ısrar görülüyor, bu buluşmayı sağlayan neydi?
Tarih, sanıldığı kadar yaşadığımız güne uzak değil. Tarihin içinden bugünü, bugünün içinden tarihi anlatma çabası, bugünün ve tarihin yeterince tanımlanmamış olmasıyla ilgili olabilir. Şiirin tarihi tanımlamak, gibi bir derdi yok ama anlamlandırmak gibi bir işlevi var. Tarihe sırtımızı dönerek bugünü açıklayamıyoruz. Yaşanan gün, sorunlu bir tarihin gölgesini taşıyor. Tarihten alacaklarını tahsil edememiş bir coğrafyanın insanlarıyız biz. Bu durum, yaşadığımız günden de davacı olmayı zorunlu kılıyor. Günün geçmişe uzanan karanlık gölgesini aralamak; orada dillendirilmemiş, yok sayılmış olanı açığa çıkarmak ve onu yeniden anlamlandırmak edebiyatın da bir sorunsalı. Başka dillerde büyümeye zorunlu kılınmış çocukluğumdan kalan bu boyun borcu, bilinçaltı bir çaba olarak şiirlerimde kendini açığa vuruyor.
'Şarkılar Ülkesi', ikinci kitabınıza verdiğiniz bu adın sizdeki karşılığı nedir?
1980'li yılların sonuydu. Bir gün Ankara Garı önünden geçerken balyaları, çıkınlarıyla yaşlı bir çiftin beklemekte olduklarını gördüm. Başkentin ortasında Kürt kıyafetleriyle göç yükleri başında bekleyen yaşlı karı koca bir traktör mü bekliyorlardı yoksa başka birşey mi, onlar başkentin neresine sığınacaklardı? Köyler boşaltılıyor, doğudan batıya göç görünmez yollar izliyordu. Yaşlı çiftin Ankara Garı önünde çizdiği o eğreti fotoğraf bana, Şarkılar Ülkesi'nin kapısını araladı. Şiirimin ilk işaretini o yaşlı çift verdi bana. Oradan çocukluğumun köylerine ulaştım, yitirdiğim ezgiyi, dili, masalı aradım, ortaya Şarkılar Ülkesi çıktı. Bu şiir, 1990 Cahit Sıtkı Tarancı Şiir ödülü'ne değer görüldü. Ödül sonrası bu şiir üzerindeki çalışmam devam etti. Çokdilli, çokkültürlü coğrafyamızın olanakları ve inkar tarihine gizlenmiş masal ve söylence muazzam bir şiir pınarı olarak belirdi önüm sıra. Aradan geçen 10 yılı aşkın zaman sonra, ilk günkü yazılış heyecanıyla sahiplendiğim bu çalışma, benim kimlik bildirimim sayılabilir. Lirizmin ve destanın harmanlandığı bu diyarı yazarken, baş vurduğum her sözcükte şiirsel bir tılsım ve ezgisi unutulmuş bir şarkı tadı vardı. O yitik şarkıya ulaşmak için günlerce divane gibi dolaştığımı, gece düşümde o yitik şarkıyı çağırdığımı hatırlıyorum. Özetle şarkılar Ülkesi, dili, tarihi, kimliğini ezgilere yüklemiş bir halkı anlatır. Hiçbir yazılı ifade aracı olmayan Dersim yaşlılarını düşündüğümüzde, bu adın nereden geldiği anlamış oluruz.
Sonuçta göçten etkilenerek, şarkılar Ülkesi'ni kaleme aldınız. Peki bu insanlar gittikleri yerlerde neler bıraktı?
Bu soruya yanıt hakkımı gereğince kullanmak isterdim. Hayli ilgili olduğum bir konu bu. Şarkılar Ülkesi kitabım göçün, sürgünün destanıydı, 'Gitmek Bir Uzun Öykü', adı üstünde gitmek fiili üzerinde kurulan temayı temel alıyordu. Göç, bütün bir hayatı, o hayatın ilişkilendiği her şeyi kendiyle götürüyor. Gönüllü sürgünü kendine reva gören biri olarak beni en çok "göç geri dönmez" sözü tedirgin ediyor. Bu durum öznel bir tedirginlik olmaktan çok, bütüne ilişkin bir kaygıyı ifade ediyor. Genişlediği yerde daralan bir dünyada ördüğümüz koza, ötekiyle ilişkimizde problemler yaratıyor.
Sürgün, yer çekimsiz bir dünyadır. Her yerden ve hiçbir yerden olmak yaratıcı duygular yüklüyor bana. Buradan çıkıp geldiğiniz yerle kurduğunuz ilişki daha özgürleştirilmiş bir ilişki. Yüreğinizde yer eden uzak yakın ne varsa o sizin olandır. Bu uzaklık sonucu oluşan aidiyet, mülk duygusunun ötesinde bir şeydir. Duyumsanan, özlenen, yokluğuyla varolan sahici bir ilişkidir bu. Ondan kaçamıyorsunuz. Çünkü bitmemiş bir hesap var ortada. Diyasporada yaşayanların kültürlerine ve dillerine sahiplenme çabası biraz bununla ilgili. Kürtçe ve Zazaki yazılı kaynakların, gramer çalışmalarının büyük çoğunluğunun yurt-dışında ortaya çıkması, buradaki özgürlük ortamıyla açıklanır bir şey değil sadece. Sürgün yaratıcılığı motive eden bir iklim aynı zamanda.
Mehmet Çetin, "Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemeliktir" diyor. Siz de iki dil arasında bir kekemelik durumu yaşıyor musunuz?
Kekemelik, benim ve Mehmet için vazgeçilmez bir anahtar sözcük. Gitmek Bir Uzun Öykü'de yer alan şiirlerimde "Kekeme bir çocuğum / sözcüklerle barışmıyorum" derken ifade edilen bu h‰ldi. "Annemin yasak sözcükleri vardı/ ötekiler başka dilden konuşuyorlardı / ben eskiden kekemeydim, şimdi l‰l!" Bu kekemelik hali, başka bir dile ödediğimiz bedelle ilgili. Mehmet Çetin son kitabının adını KeKeMeçe koyarak sorunu başlığa taşıdı. Zorun size dayattığını zamanla sahiplenseniz bile yarattığı travma hep saklı kalıyor. Durumuzdaki herkes birer kekemedir. İlişkilendiğimiz dillerle kurduğumuz ilişki amanet bir ilişki. Bizde ifadesini bulmamış anadilimizin vebali boynumuzda durdukça bu kekemelik sürecek gibi.
Türkiye'de politik olarak sistem dışı olan, şiire, edebiyata gelince egemen dilde kendini ifade etmeyi seçiyor. 'Ve Denizi Kar Tuttu' adlı şiir albümünüzde yer alan iki Kırmançki şiirinizi saymazsak, bu kervanın içinde siz de yer alıdığınızı düşünüyorum...
Söyleşiye oturduğumuz şehirden adını alan Franfurt Okulu'nu kuran Adarno, W. Benjamin gibi entelektüellerin pek çoğu Yahudi asıllıydı. Edebi, kuramsal çalışmalarını Alman dilinde kuran Yahudi yazar çizerler son büyük savaş öncesi yılların edebiyatına damgasını vuruyorlardı:
Walter Benjamin, Adorno, Brecht, Thomas Mann, Freud, Hannah Arendt, Stefan Zweig Nazi Almanya'sında hiçbirine yaşam hakkı tanınmadığını hatırlayalım. Bugünse Almanlar dahil, dünyanın yazınsal değerleri olarak sahipleniyor onlara her yerde. Öyleyse, bir yazar yazdığı dille değil, yazdıklarıyla anılır. Bir edebiyat eseri yaslandığı dilin ötesinde bir değer taşır. Asıl olan da budur.
Elbette, her dil fonetik yapısıyla, dayandığı ulusal iklim ve kültürel atmosferiyle, katedip geldiği tarihsel rengi, tınısıyla büsbütün değişik bir olanaktır bir yazar için. Bir dilde kendini ele vermeyen imge öte dilde kolaylıkla akacağı bir mecra bulabiliyor kendine. Düşündüğünüz, rüya gördüğünüz dilde yazmak kolayınıza gelen. Samuel Becket kitaplarının Fransızca çevirisini çevirmenlere bırakmayıp, kendi üstleniyor. İrlandalı Becket'in kitaplarını İngilizce ve Fransızca kaleme alırken bunu anadilinde neden düşünmediğini doğrusu merak edilir bir konu. Anadillerinin baskı altında olmaları gerçeğinin öte yüzünde her iki yazarın seçtikleri egemen dilin, söyleneni taşıyacak en uygun araç olarak tercih edildiğini düşünüyorum. Bizdeki en uç örnekler Yaşar Kemal ve Ahmed Arif sayılıyor. Görünen gerçeklikte saklı bir başka gerçeklik var. Bütün Kürtler asimile edilse bile, Ahmed Arif şiiri Türkçe'de yazılmış en iyi şiirden biri olmasına karşın ehlileştirilemez, asimile edilmez bir Kürt gerçekliği taşır kendinde. Edebiyatın böylesine otonom bir yapısı var. Tersi örneklerde söz konusu. Yaşadığımız yüzyıl asimilasyon yüzyılı oldu, bütün kuşaklar bundan payını aldı. Sanıyorum, Kırmanç ya da Kürt doğup Türkçe yazan edebiyatçılar arasında bizim kuşak daha şanslı. Ahmet ve Mikail Aslan'ların yurt-dışında yaptıkları Dersim otantiği bu dilde daha bugünden kalıcılık muştusu veren bir örnek sadece. Bu kuşak dönüp kendi coğrafyasıyla, kendi dili ve kültürüyle ilişki kurma olanağını buldu.
"Kırıktı çıkrık" şiirinizde, "biz barışsever bir halktık/ koynumuzda çöl yılanları uyurdu" diyorsunuz. Bu şiir Kürt halkının içerisinde bulunduğu durumu tarif ediyor gibi. Özellikle çöl yılanları, derken neye vurgu yapmak istediniz?
Vurgunun yönü okur belleğinin uzanabildiği her yerde kendine bir karşılık bulabilir. Şiirin benden çıktığı yerde, bendeki karşılığın artık hükmü yok. Çoğu kez okumanın ideolojisi metnin taşıdığı ideolojiye baskın gelir. Ve orada size "ben bunu demek istememiştim" demekten başka bir şey kalmıyor. Hayır, o kadar da değil, şiir etken bir taşıyıcıdır. Okuru kendi anlam kodlarına çağırmayan, onun bilgi ve sezgisi üzerinde etki üretmeyen şiir, sağlam kurulmamış demektir. Sorunuza ilişkin daha dolaysız bir yanıt verilecek olursa, bu şiir geçmişin içinden bugünü anlatıyor hiç kuşkusuz. Yitip giden zamana, kayıp bir çağa göndermeler yaparken, bugüne yakıştıracağı bir anlam arıyor. Söyleyeceğini söylence ve masalın içinden ifade etmeye çalışıyor. Ama şiiri bana yazdıran, sufle ettiren yaşanan tarihtir. İhanetin, riyanın tarihle yüzleştirilmesi ve tarihteki iyiyi bugüne çağırarak bir sağaltma, bir denge arama çabasıÉ
"Metni Kayıp Oyun" adlı çalışmanız yakında yayınlanacak. Onun için neler söylemek istersiniz?
"Silahlı külahlı bir düzenin eşkıyalığına son vermek uğruna silahını kapanın dağa çıktığı, ötekilerin dağa çıkanları kovalamaya koyulduğu bir ülkeyi dağdan indirmek için anaların habire oğul ve kız doğurduğu bir şahmaran masalı" anlatıyorum Metni Kayıp Oyun'da. Sanıyorum, herkesin uzak yakın tarihi içinde bu oyunda bir yeri vardır.
Şiir kitapları yanında bir de şiir albümünüz çıktı. Albüm çalışması biraz farklı bir çalışma olsa gerek, bu bir ihtiyaç mıydı?
Tabii ki herkes kendi yazdığını okuruna taşımak ister. Kitap yoluyla ulaşamayacaklarıma albüm yoluyla ulaşma isteği, bu çalışmamın gerekçesi oldu. Gerekçem, yeterli bir açıklama vermiyor olabilir. Bunu bir deneyim sayıp geçiyorum. Yurt-dışında şiirle ilgili sınırlı bir çevre var. Şiirsiz bir hayat yaşıyor dünya şimdilerde. Sanal bir dünyanın renkli ışıltılı rüyası içinde yavan, kasvetli hayatlar yaşıyoruz çoğunlukla. Yemeğimize katacak tatlandırıcı soslar bulunabilir belki ama ruhumuza iyi gelecek şiirler kolay bulunmuyor artık. Düşünsel edimi, yaratıcılığı, estetiği, aktöreyi dışında tutan popüler duyarlıklara fit olmuş egemen beğeni, okur izler herkesi sıradanlaşmaya çağırıyor...
Sözü buraya getirmişken, ABD'ye yapılan saldırılar sonrası geliştirilen savaş çığırtkanlığı hakkında söyleyeceklerinizle bitirelim söyleşimizi.
Bu sorunuzla, 26 Eylül tarihli gazetenizde redaksiyon hatasına dönüşmüş olarak yer alan açıklamamla ilgili bir düzeltme de yapmış olacağım. Nazi devlet düzeni militarist bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı. Militarizm, uzağında yakınında duran herkesi canı ve malıyla kendine yükümlü kılar. Nitekim, Amerika'nın yanında savaşa soyunan Avrupa egemen çevreleri, militarizmin zorunlu kıldığı faşist yasaları muhtemel bir savaşın ilk ganimetleri sayıyorlar. Bu tespiti ifade etmeye bile fırsat kalmadan birbiri ardı sıra Almanya'da acımasız ırkçı yasaların yürürlüğe girdiğini izliyoruz. Almanya'ya ayak basan yabancıların parmak izlerinin alınması ve tüm yabancıların potansiyel suçlu ve tehlike görülmesi, yan yana duran iki kişinin potansiyel gizli örgüt üyesi sayılabiliyor olması, yeni Kristal Geceleri'nin, Palmer Baskınları'nın gerekçesini oluşturacaktır yarın. Trafik polisinin silahını üzerinize doğrultarak ehliyetinizi sorması, kanun hükmünde kanunsuzluk uygulamalarından biri. Bu gelişmeler aysbergin görünen yüzü. Bu kadarı bile her cephede savaşa, militarizme, ırkçılığa ve beyaz adamın yeni egemenlik dalaşlarına hayır dememiz için yeterli bir sebep
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/8/2006 - emirail yağan: derdim arayışın kendisidir
| Emirali Yağan: "Derdim arayışın kendisidir" |
|
|
Emirali Yağan, bugüne kadar dört şiir kitabı ve bir şiir kasetine imza attı. Ayrıca, Silva Gabudikyan'ın şiirlerinden bir seçkiyi Raffi Hermonn ile birlikte çevirdi
NESİMİ ADAY
1958, Dersim doğumlu Yağan'ın bütün kitapları, "Evvel Zaman Şiirleri" adlı son kitabıyla birlikte yeniden yayımlandı. Yıllardır Paris'te yaşayan Yağan, "Evvel Zaman Şiirleri" kitabıyla doğduğu yere, doğduğu yerin efsanesine, eşkiyasına, doğasına, yani çocukluğuna götürüyor okuru. Ateşe, suya ve dağa denk düşen kavlini, kavmini, şiirini sorduk; anlattı...
Evimizin verandası / uçurumlara eğilimli; / yabanıl, / dikbaşlı bir dağa bakardı!' Tam da buradan başlasak konuşmaya; yani 'insan mizacını baktığı ufuktan alır' dizesinden.. Eyfel Kulesi'nden bakınca 'O yabanıl dağ'ı görebiliyor musun?
Ayda yılda bir konuklarımın hatırına Eyfel Kulesine çıktığım oluyor ama hiç de kuleden değil, düze eğni bir yerden bakıyorum dünyaya. Oturmakta olduğum çok katlı binadan da Pantin ve Sacre - Coeur tepelerinden ötesi görünmüyor. Eskilerin değimiyle 'gönül gözü' dedikleri o şeydir belki görünmezi görünür mesafeye taşıyan. Batı Avrupa düzlüklerinden bakıldığında o Asyalı dağın daha bir heybetli ve yabanıl görünüyor oluşu bununla bir açıklama bulabilir kendine. Dağı düzle yüzleştirme denilecekse, bunu tamamlamış değilim. Bu minvalde yolun başında sayılırım henüz. Buradaki hayatımı kitabın biriktiği imge alanlarının dışında tuttum. Batı'nın batısından dönüp baktığım Doğu, Batı bende tarif bulmadıkça eksik kalacak gibi. Ömrümün bir ucundan seyre koyulduğum çocukluğumun coğrafyası bir başlangıç olsun şimdilik... Dünyaya ilk adımımı attığım o yer, uzun yolculuğumun başlangıç yerine işaret ediyor sadece.
Evvel Zaman Şiirleri'ni, meramını satır arası okumalara gizleyen otobiyografik bir anlatı sayabilir miyiz, aynı zamanda?
Denebilir, ancak bu otobiyografide anlatı öznesi, çocukluk yıllarının geçtiği coğrafyasını anlatırken, onu çevreleyen doğal atmosferin ve insani maceranın içine gizler kendini. Ki burada anlatıcının derdi kendini anlatmak değildir. Onun metin içinde kendine biçtiği rol Evvel Zaman'ın bileşenlerini tamamlayacak malzemeyi derleyip toplamak ve kendi imgeleminden süzerek ona biçim vermektir. Yazarken, bencileyin 'hep batıya, daha batıya' yol almış, savrulmuş herkesin Doğuda yüzüstü bıraktığı çocukluğunu, hayatını görebileceği bir meramı kaygıladım hep. Yaşanmışlığı ve tanıklığıyla imgelemimde iz bulan ne varsa, şimdi hayli uzağına düştüğüm bendeki ötekinin hayatıdır en çok da.
Gidip gördükten sonra, batının batısında bir Doğu'nun olmadığı gerçeğine varmışsın. Soruyu ve sorunu biraz daha eşelersek; içinde bir eşkiya gibi sakladığın Doğu'yu balamadıysan h‰l‰, ne bekliyorsun orada, ya da ne bekliyordun ki!
Öncelikle benim vardığım ve duyurulsun istediğim bir 'gerçeğim' yok. Kifayetsiz sorularım, her an elimden kaçacakmış hissini taşıdığım ip uçlarım var sadece. Yine de kendini suskunluğuna gizleyen mağrur bir bilmezi oynamak istemem. Başkalarının bin doğrusuna heba etmeyeceğim eğrilerimi sahipleniyorum. Özrü kabahatinden büyük içimdeki eşkıyayla darda durmayı yeğ tutuyorum. Batının batısındaki doğuya gelince, çölü izleyen tuz denizinin ardında bir ihtimal olarak saklı kalsın... Aradığım coğrafi olarak doğunun kendisi de değil. Derdim bir düşün, bir arayışın kendisidir. Gitmek Bir Uzun Öykü adlı kitabımda Charles Baudelaire'den düstur aldığım bir dize: 'gerçek yolcu yalnız gitmek için gidendir' yıllar sonra h‰l‰ aynı heyecanla karşılık taşır bende. Çağırdığın o yerde Mahzuni'nin özge dizesiyle 'benim mor sümbüllü bağlarım yok.' Bertolt Brecht'in kine benzer bir hal benimkisi: 'yol kıyısına oturmuş şoförün lastik değiştirmesini bekliyorum. / Geldiğim yerden hoşnut değilim. / Gideceğim yere ait değilim. /Ama yine de sabırsızlıkla bekliyorum şoförün lastik değiştirmesini.' İçinde bulunduğum hal de buna benzer bir şey. Gitmekle kalmak arası bir telaş içinde, uğuldayan o terminal kalabalıklarına teşne durur yüreğim nicedir. Böyle tarumar ve sınırları hep ihlal edilmeye açık bir coğrafya, yollara akan macerama vesile oluşuyla tercihim sayılabilir.
Tarumar edilmiş bir coğrafya, mekan tuttuğun o uzak, bayındır kentlerde seni rahat bırakmıyor belli ki. 'Kırıktı Çıkrık' şiirinde, tarihten ırak yerde azalan kavminden ve koynunda yılan besleyen barışçıl bir halktan söz ediyorsun. Bilirim, cümlesi ağırdır, ama kavmini konuşmayı denesek? Evvel Zaman Şiirleri, metin olanakları içinde çok şeyi serimleyen bir kitap oldu. Her bir şiirin arka planında bir uzun öykü ve roman malzemesi var. Sayfalar boyunca anlatabilirim orada anlatamadıklarımı. Artık ne söylesem, yayımlanmış haliyle kitabın dışında kalmaya devam edecek ilelebet. Okurun beğenisi, algısı, kurulan imgeyle uzak yakın ilişkisidir artık belirleyici olan. Metninin anlam kodlarını kendiyle sigorta ettiren yazarlar, metnini kendiyle en kötü tercüme edenlerdir. Okura sufle edilebilir dileğim şu olsun, dünyanın azalan bütün kavimlerini kavmim, yersiz yurtsuzlarını yoldaşım, kaybolan bütün dillerini anadilim sayıyorum. Varoluş kavgası içinde dara düşmüş kavimler Anonim Cürümler Tarihi içinde hep bağışlanası bir yerde durur bende. Koyunlarında çöl yılanları besleyen tevatür halkların macerası beni müthiş heyecanlandırır. Büyük Aile Atlası'nda portreleriyle yer edinen Dersim Yaşlıları akrabalarım, tanıdıklarım olarak derinlikli dünyalarına ulaşmamın samimiyetini verdiler bana. Nepalliyi, Aborijinliyi, Berberiyi onlarla eş tutarak dünyanın öbür yüzlerindeki mazlum insana ulaştığımı sanıyorum. Kurduğum portrelerin bugünün beynamaz yüzlerinde karşılığı yoktur. Düşlerine sahicilikle inanan çocukların masumiyeti vardır, bir masal zamanın ölgün ışığıyla aydınlanan o yaşlı yüzlerde...
Dersim dağlarındaki eşkiyaların 'hısım akraba' olduğunu söylüyorsun. Bütün Dersimliler ve özellikle de Kuzey ve İç Dersimliler bu eşkiya türkülerini h‰l‰ yanık yanık söylerler. Fakat bu yanık eşkiyaları bir de, sürekli talana maruz kalan Güney Dersimliler'e sorduğumuzda hiç öyle 'sevimli' bir fotoğraf çıkmıyor. Genelleme yapmıyorum ama hiç de öyle İnce Memed, Robin Hood karekteri oluşmuyor. Ancak sürekli şiirlerimizde ve diğer sanatsal yaratılarımızda ince bir eşkiya işçiliği kullanıyoruz. Acaba şair içindeki eşkiyaları dağlara salamadığı için mi bunca nostalji yapıyor'
Yeni bir Köroğlu ya da Robin Hood için hayli geç kalınmış bir çağdayız. Modern çağın son efsanelerinden sayılan Che Guevara azizleştirilmiş hayaletiyle bizim ora dağlarını mekan tutan eski zaman eşkıyalarının yanı sıra anılsın istedim 'Dağ Güzellemeleri'nde. Ama her denememde bu adın kitabımın söylence zamanı içinde eğreti düşeceğini gördüm. Ve sonunda 'Xızır'ın kurtlarına emanet Xızır'ın Keçileri'ni yeğ tuttum. 'Evvel Zaman Şiirleri'nin aktığı o tevatür zamana yakıştırdığım eşkıyalar ve tedavülden kalkmış sosyal kahramanlar daha eskil bir hayata aitti. Diyeceğim şu ki, son yirmi otuz yılın hengamesini önceler bir zamanı baz alır Evvel Zaman Şiirleri. Talih mi, talihsizlik mi bilmiyorum ama kitapta, günün popüler yargılarını ötelemek isterken tam da oradan tepkiler buluyorum. Okurlardan aldığım bütün olumlu - olumsuz tepkiler, sosyal tarih okumaları olarak dönüyor bana. Gerçekten şaşkınım! Fikrime uygun bir zikir oluşmuş ki, senin sorularının tamamına da sirayet etmiş bu. Bense denebilirse- bir yazar/şair olarak kitabımı günün ihtiyaçlarına sıkıştırılmak istenen bu yerden kurtarmaya çalışıyordum. Sonuçta görüyorum ki, metnin içerdiği yazınsal olanakları tartışmaya henüz lüksümüz yok. Oysa ki, edebiyatın hayata dair ilmini tüm diğer söylemlerden daha sahici bulduğumu söylemek geliyor içimden, bunca entrika yüklenmiş bir dünyada. Hayatın kaba sabalıklarından arınması ve moral bir terbiye için gereklidir edebiyat. Kurgu da olsa iyi edebiyat, bin düşünülüp bir söylenmiş bir sorumluluk ve vicdan taşır kendinde. Elbette ki, tanığı olduğumuz dünyanın hallerine dair söz esirgenmemeli, zamanı geldiğinde cüretle dillenmeli, ama her şeyden önce söze kimyasını veren öznenin, aracı ve yönelimini hakaniyet çizgisinde tutması gerekiyor. İmgenin olanakları içinde, ufkumun, yeteneğimin el verdiği şiirce dile gelmiştir.. Kitapta dile gelmemiş olanın sınırlarınıysa tahayyül etme şansımız olmadığını ifade ettim. Buna olanak olsaydı, sorununuzu en başa sarıp istenen yanıta ulaşmayı deneyebilirdik. Üzerinde uzun boylu düşünülecek bir tartışmanın konusu olarak yeterince karşılığını bulmamış yanıtım şimdilik saklı kalsın.
Kavle karşılık gelemeyen oğul hâlâ hükümsüz müdür?
Baba Oğul, anne kız denklemini içeren bu soru felsefenin, edebiyatın, psikanalizin konusu olageldi. 'Babam ve oğlum arasında yıkılmış bir köprü' gibi duran 'ben', kendimce esamisi okunur bir yanıta vardım mı, emin değilim. Bu sorun, kitabı oluşturan bütüncül yapının önemsediğim temalarından biri. Yazınsal anlamda hem babamla, hem oğlumla ve tabii kendimle bir hesaplaşmanın hakkından gelmek isterdim. Yaş dönümüne rastlayan bir ara muhasebe ihtiyacı bu belki de. 'Hükümsüzdür' dediğim yerde bir hüküm bildirmiş oluyorum zaten. Aksi bir beyanla temyiz davası açtırıp bana ham sözler ettirme sevgili Nesimi. Bırak dağınık kalsın bu sorun da.
Kitaptaki şiirler dağ, hasret ve hüzün çatısı altında toplanmış gibi. Bu şiirleri yazarak yüreğine düşen yangını soğutabildin mi bari'
İnsan yaşadıkça kendine yeni hüzünler bulur, hasretine karşılık, ayrılığına vuslat, sevinç payı ve muştular arar. 'Ateş ve rüzg‰rını hep yanında taşıyan' biri olarak kolay uslanacağa benzemiyor yüreğim! Eğri tabanlı köylülerimle dolaştığım Avrupa düzlüklerinde, engebeli arazileriyle uyumlu Ön-Asya'nın dağ türküleri hep yankılanacağa benzer içimde.
'Dağın da bir töresi var kendince'
Dağ Güzellemeleri-1 isimli şiirde "çocuklar doruklardan ineli / dağlar yerinde huzursuz bekliyor" diyorsun. "Ferman padişahınsa / Dağlar bizimdir" diyor Dadaloğlu. Yoksulların ve ezilenlerin dağları neden hep huzursuz?
Bu soruya yine benim yaşlılarımdan yola çıkarak yanıt vermeyi deneyeyim. Aşiretin kurucuları sayılan beş kardeşe ganimet kalmış iki köy ve sulak meraların içinde en çetin, uçurumlara en yakın yere çulunu sermiş büyük büyük dedemin bir bildiği vardı herhalde. Nitekim, 1938 katliamında tamamına yakını yok edilen köyümüzde, dağa en yakın mesafede duran dedemlerin mezrası en az zaiyatla kurtulur. Ama aynı dağın yamacında elinde mavzeri kilitlenen Hüseyin Dedemin, annemi daha kundağındayken öksüz bırakması bana genetik travma olarak miras kaldı. Dağ ve orman, merkezi otoriteyle sorunlu insanın aşina olduğu bir yolak. Bu aşinalıktan olsa gerek, dağın da insanına karşılık gelir bir töresi var kendince. Çocuklar dağdan indi inmesine de ova haydut kaynıyor. İçin için iç geçiren dağın hayıflandığı da bu belki! "Dağ Güzellemeleri" dağa sempatiyi ifade eder çağrışımlarına karşın, kendi içinde yüklü bir eleştiri de taşır. Kitabın başkalıklarından biri sayılabilir bu dağ eleştirisi.
|
| Yeniden Özgür Gündem |
| 26.07.2003 |
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
yoksulluğun ahı bu
kanı susturun, kanı susturun... -mehmet çetin
(...)
...''baktık, solduk hep bir ağızla.. toparlanıp nem'ler arayacaktık
suyu kuru ırmaklarımıza.. su içmeye inecekti güzel gözlü
ceylanlar.. kendimize gelip, güven duyacaktık vasfımıza ama
çöl sanmalıydık kendimizi ki ne gelen ne giden, kaldık oracığımızda..
yalnızlık çöktüğünde baktık, kalmışız karanlığa, solgun yanımızla''... akın yanardağ
...
Kategoriler
1938ayse hurbasucu kitapcemal taşelestirifelsefeguncelhakkindahrant dinkibrahim kaypakkayaiyi reklamkesik kesikkirmanccamehmet cetinroportajlarsiirleruyuyanquzelyazilaryildirim turker
Arkadaşlarım
• uyuyanquzel • monica • ussuahkam • multecikadinlar
|