7/8/2006 - ''sürgün, yerçekimsiz bir dünyadır''
'Sürgün, yerçekimsiz bir dünyadır'
"Sanal bir dünyanın renkli ışıltılı rüyası içinde yavan, kasvetli hayatlar yaşıyoruz çoğunlukla. Yemeğimize katacak tatlandırıcı soslar bulunabilir belki ama ruhumuza iyi gelecek şiirler kolay bulunmuyor artık."
CEMAL TURAN
'İnsanın kekemelik hali, başka bir dile ödediği bedelle ilgili. Bizde ifadesini bulmamış anadilimizin vebali boynumuzda durdukça bu kekemelik sürecek gibi." diyen şair Emir Ali Yağan, 1958'de Dersim'de doğdu. Orta öğrenimi Elazığ'da yaptı. Ankara Eğitim Enstitüsü'nde Pedagoji, Paris 8 Üniversitesi'nde Modern Yazın öğrenimi gördü. 6 yıl cezaevinde kaldı. 5 yıldan beri Paris'te yaşayan Yağan ile çalışmaları üzerine konuştuk.
Urmiye Mavisi'nden, Gitmek Bir Uzun Öykü'ye uzanan şiir serüveninizde farklılaşan bir dil ve izlek var. Kitaplarınıza genel olarak bakıldığındaysa, tarihle günceli buluşturan bir ısrar görülüyor, bu buluşmayı sağlayan neydi?
Tarih, sanıldığı kadar yaşadığımız güne uzak değil. Tarihin içinden bugünü, bugünün içinden tarihi anlatma çabası, bugünün ve tarihin yeterince tanımlanmamış olmasıyla ilgili olabilir. Şiirin tarihi tanımlamak, gibi bir derdi yok ama anlamlandırmak gibi bir işlevi var. Tarihe sırtımızı dönerek bugünü açıklayamıyoruz. Yaşanan gün, sorunlu bir tarihin gölgesini taşıyor. Tarihten alacaklarını tahsil edememiş bir coğrafyanın insanlarıyız biz. Bu durum, yaşadığımız günden de davacı olmayı zorunlu kılıyor. Günün geçmişe uzanan karanlık gölgesini aralamak; orada dillendirilmemiş, yok sayılmış olanı açığa çıkarmak ve onu yeniden anlamlandırmak edebiyatın da bir sorunsalı. Başka dillerde büyümeye zorunlu kılınmış çocukluğumdan kalan bu boyun borcu, bilinçaltı bir çaba olarak şiirlerimde kendini açığa vuruyor.
'Şarkılar Ülkesi', ikinci kitabınıza verdiğiniz bu adın sizdeki karşılığı nedir?
1980'li yılların sonuydu. Bir gün Ankara Garı önünden geçerken balyaları, çıkınlarıyla yaşlı bir çiftin beklemekte olduklarını gördüm. Başkentin ortasında Kürt kıyafetleriyle göç yükleri başında bekleyen yaşlı karı koca bir traktör mü bekliyorlardı yoksa başka birşey mi, onlar başkentin neresine sığınacaklardı? Köyler boşaltılıyor, doğudan batıya göç görünmez yollar izliyordu. Yaşlı çiftin Ankara Garı önünde çizdiği o eğreti fotoğraf bana, Şarkılar Ülkesi'nin kapısını araladı. Şiirimin ilk işaretini o yaşlı çift verdi bana. Oradan çocukluğumun köylerine ulaştım, yitirdiğim ezgiyi, dili, masalı aradım, ortaya Şarkılar Ülkesi çıktı. Bu şiir, 1990 Cahit Sıtkı Tarancı Şiir ödülü'ne değer görüldü. Ödül sonrası bu şiir üzerindeki çalışmam devam etti. Çokdilli, çokkültürlü coğrafyamızın olanakları ve inkar tarihine gizlenmiş masal ve söylence muazzam bir şiir pınarı olarak belirdi önüm sıra. Aradan geçen 10 yılı aşkın zaman sonra, ilk günkü yazılış heyecanıyla sahiplendiğim bu çalışma, benim kimlik bildirimim sayılabilir. Lirizmin ve destanın harmanlandığı bu diyarı yazarken, baş vurduğum her sözcükte şiirsel bir tılsım ve ezgisi unutulmuş bir şarkı tadı vardı. O yitik şarkıya ulaşmak için günlerce divane gibi dolaştığımı, gece düşümde o yitik şarkıyı çağırdığımı hatırlıyorum. Özetle şarkılar Ülkesi, dili, tarihi, kimliğini ezgilere yüklemiş bir halkı anlatır. Hiçbir yazılı ifade aracı olmayan Dersim yaşlılarını düşündüğümüzde, bu adın nereden geldiği anlamış oluruz.
Sonuçta göçten etkilenerek, şarkılar Ülkesi'ni kaleme aldınız. Peki bu insanlar gittikleri yerlerde neler bıraktı?
Bu soruya yanıt hakkımı gereğince kullanmak isterdim. Hayli ilgili olduğum bir konu bu. Şarkılar Ülkesi kitabım göçün, sürgünün destanıydı, 'Gitmek Bir Uzun Öykü', adı üstünde gitmek fiili üzerinde kurulan temayı temel alıyordu. Göç, bütün bir hayatı, o hayatın ilişkilendiği her şeyi kendiyle götürüyor. Gönüllü sürgünü kendine reva gören biri olarak beni en çok "göç geri dönmez" sözü tedirgin ediyor. Bu durum öznel bir tedirginlik olmaktan çok, bütüne ilişkin bir kaygıyı ifade ediyor. Genişlediği yerde daralan bir dünyada ördüğümüz koza, ötekiyle ilişkimizde problemler yaratıyor.
Sürgün, yer çekimsiz bir dünyadır. Her yerden ve hiçbir yerden olmak yaratıcı duygular yüklüyor bana. Buradan çıkıp geldiğiniz yerle kurduğunuz ilişki daha özgürleştirilmiş bir ilişki. Yüreğinizde yer eden uzak yakın ne varsa o sizin olandır. Bu uzaklık sonucu oluşan aidiyet, mülk duygusunun ötesinde bir şeydir. Duyumsanan, özlenen, yokluğuyla varolan sahici bir ilişkidir bu. Ondan kaçamıyorsunuz. Çünkü bitmemiş bir hesap var ortada. Diyasporada yaşayanların kültürlerine ve dillerine sahiplenme çabası biraz bununla ilgili. Kürtçe ve Zazaki yazılı kaynakların, gramer çalışmalarının büyük çoğunluğunun yurt-dışında ortaya çıkması, buradaki özgürlük ortamıyla açıklanır bir şey değil sadece. Sürgün yaratıcılığı motive eden bir iklim aynı zamanda.
Mehmet Çetin, "Dilsiz, aşksız, geleceksiz bırakılan insanın dil durumu tam bir kekemeliktir" diyor. Siz de iki dil arasında bir kekemelik durumu yaşıyor musunuz?
Kekemelik, benim ve Mehmet için vazgeçilmez bir anahtar sözcük. Gitmek Bir Uzun Öykü'de yer alan şiirlerimde "Kekeme bir çocuğum / sözcüklerle barışmıyorum" derken ifade edilen bu h‰ldi. "Annemin yasak sözcükleri vardı/ ötekiler başka dilden konuşuyorlardı / ben eskiden kekemeydim, şimdi l‰l!" Bu kekemelik hali, başka bir dile ödediğimiz bedelle ilgili. Mehmet Çetin son kitabının adını KeKeMeçe koyarak sorunu başlığa taşıdı. Zorun size dayattığını zamanla sahiplenseniz bile yarattığı travma hep saklı kalıyor. Durumuzdaki herkes birer kekemedir. İlişkilendiğimiz dillerle kurduğumuz ilişki amanet bir ilişki. Bizde ifadesini bulmamış anadilimizin vebali boynumuzda durdukça bu kekemelik sürecek gibi.
Türkiye'de politik olarak sistem dışı olan, şiire, edebiyata gelince egemen dilde kendini ifade etmeyi seçiyor. 'Ve Denizi Kar Tuttu' adlı şiir albümünüzde yer alan iki Kırmançki şiirinizi saymazsak, bu kervanın içinde siz de yer alıdığınızı düşünüyorum...
Söyleşiye oturduğumuz şehirden adını alan Franfurt Okulu'nu kuran Adarno, W. Benjamin gibi entelektüellerin pek çoğu Yahudi asıllıydı. Edebi, kuramsal çalışmalarını Alman dilinde kuran Yahudi yazar çizerler son büyük savaş öncesi yılların edebiyatına damgasını vuruyorlardı:
Walter Benjamin, Adorno, Brecht, Thomas Mann, Freud, Hannah Arendt, Stefan Zweig Nazi Almanya'sında hiçbirine yaşam hakkı tanınmadığını hatırlayalım. Bugünse Almanlar dahil, dünyanın yazınsal değerleri olarak sahipleniyor onlara her yerde. Öyleyse, bir yazar yazdığı dille değil, yazdıklarıyla anılır. Bir edebiyat eseri yaslandığı dilin ötesinde bir değer taşır. Asıl olan da budur.
Elbette, her dil fonetik yapısıyla, dayandığı ulusal iklim ve kültürel atmosferiyle, katedip geldiği tarihsel rengi, tınısıyla büsbütün değişik bir olanaktır bir yazar için. Bir dilde kendini ele vermeyen imge öte dilde kolaylıkla akacağı bir mecra bulabiliyor kendine. Düşündüğünüz, rüya gördüğünüz dilde yazmak kolayınıza gelen. Samuel Becket kitaplarının Fransızca çevirisini çevirmenlere bırakmayıp, kendi üstleniyor. İrlandalı Becket'in kitaplarını İngilizce ve Fransızca kaleme alırken bunu anadilinde neden düşünmediğini doğrusu merak edilir bir konu. Anadillerinin baskı altında olmaları gerçeğinin öte yüzünde her iki yazarın seçtikleri egemen dilin, söyleneni taşıyacak en uygun araç olarak tercih edildiğini düşünüyorum. Bizdeki en uç örnekler Yaşar Kemal ve Ahmed Arif sayılıyor. Görünen gerçeklikte saklı bir başka gerçeklik var. Bütün Kürtler asimile edilse bile, Ahmed Arif şiiri Türkçe'de yazılmış en iyi şiirden biri olmasına karşın ehlileştirilemez, asimile edilmez bir Kürt gerçekliği taşır kendinde. Edebiyatın böylesine otonom bir yapısı var. Tersi örneklerde söz konusu. Yaşadığımız yüzyıl asimilasyon yüzyılı oldu, bütün kuşaklar bundan payını aldı. Sanıyorum, Kırmanç ya da Kürt doğup Türkçe yazan edebiyatçılar arasında bizim kuşak daha şanslı. Ahmet ve Mikail Aslan'ların yurt-dışında yaptıkları Dersim otantiği bu dilde daha bugünden kalıcılık muştusu veren bir örnek sadece. Bu kuşak dönüp kendi coğrafyasıyla, kendi dili ve kültürüyle ilişki kurma olanağını buldu.
"Kırıktı çıkrık" şiirinizde, "biz barışsever bir halktık/ koynumuzda çöl yılanları uyurdu" diyorsunuz. Bu şiir Kürt halkının içerisinde bulunduğu durumu tarif ediyor gibi. Özellikle çöl yılanları, derken neye vurgu yapmak istediniz?
Vurgunun yönü okur belleğinin uzanabildiği her yerde kendine bir karşılık bulabilir. Şiirin benden çıktığı yerde, bendeki karşılığın artık hükmü yok. Çoğu kez okumanın ideolojisi metnin taşıdığı ideolojiye baskın gelir. Ve orada size "ben bunu demek istememiştim" demekten başka bir şey kalmıyor. Hayır, o kadar da değil, şiir etken bir taşıyıcıdır. Okuru kendi anlam kodlarına çağırmayan, onun bilgi ve sezgisi üzerinde etki üretmeyen şiir, sağlam kurulmamış demektir. Sorunuza ilişkin daha dolaysız bir yanıt verilecek olursa, bu şiir geçmişin içinden bugünü anlatıyor hiç kuşkusuz. Yitip giden zamana, kayıp bir çağa göndermeler yaparken, bugüne yakıştıracağı bir anlam arıyor. Söyleyeceğini söylence ve masalın içinden ifade etmeye çalışıyor. Ama şiiri bana yazdıran, sufle ettiren yaşanan tarihtir. İhanetin, riyanın tarihle yüzleştirilmesi ve tarihteki iyiyi bugüne çağırarak bir sağaltma, bir denge arama çabasıÉ
"Metni Kayıp Oyun" adlı çalışmanız yakında yayınlanacak. Onun için neler söylemek istersiniz?
"Silahlı külahlı bir düzenin eşkıyalığına son vermek uğruna silahını kapanın dağa çıktığı, ötekilerin dağa çıkanları kovalamaya koyulduğu bir ülkeyi dağdan indirmek için anaların habire oğul ve kız doğurduğu bir şahmaran masalı" anlatıyorum Metni Kayıp Oyun'da. Sanıyorum, herkesin uzak yakın tarihi içinde bu oyunda bir yeri vardır.
Şiir kitapları yanında bir de şiir albümünüz çıktı. Albüm çalışması biraz farklı bir çalışma olsa gerek, bu bir ihtiyaç mıydı?
Tabii ki herkes kendi yazdığını okuruna taşımak ister. Kitap yoluyla ulaşamayacaklarıma albüm yoluyla ulaşma isteği, bu çalışmamın gerekçesi oldu. Gerekçem, yeterli bir açıklama vermiyor olabilir. Bunu bir deneyim sayıp geçiyorum. Yurt-dışında şiirle ilgili sınırlı bir çevre var. Şiirsiz bir hayat yaşıyor dünya şimdilerde. Sanal bir dünyanın renkli ışıltılı rüyası içinde yavan, kasvetli hayatlar yaşıyoruz çoğunlukla. Yemeğimize katacak tatlandırıcı soslar bulunabilir belki ama ruhumuza iyi gelecek şiirler kolay bulunmuyor artık. Düşünsel edimi, yaratıcılığı, estetiği, aktöreyi dışında tutan popüler duyarlıklara fit olmuş egemen beğeni, okur izler herkesi sıradanlaşmaya çağırıyor...
Sözü buraya getirmişken, ABD'ye yapılan saldırılar sonrası geliştirilen savaş çığırtkanlığı hakkında söyleyeceklerinizle bitirelim söyleşimizi.
Bu sorunuzla, 26 Eylül tarihli gazetenizde redaksiyon hatasına dönüşmüş olarak yer alan açıklamamla ilgili bir düzeltme de yapmış olacağım. Nazi devlet düzeni militarist bir ihtiyaç olarak ortaya çıktı. Militarizm, uzağında yakınında duran herkesi canı ve malıyla kendine yükümlü kılar. Nitekim, Amerika'nın yanında savaşa soyunan Avrupa egemen çevreleri, militarizmin zorunlu kıldığı faşist yasaları muhtemel bir savaşın ilk ganimetleri sayıyorlar. Bu tespiti ifade etmeye bile fırsat kalmadan birbiri ardı sıra Almanya'da acımasız ırkçı yasaların yürürlüğe girdiğini izliyoruz. Almanya'ya ayak basan yabancıların parmak izlerinin alınması ve tüm yabancıların potansiyel suçlu ve tehlike görülmesi, yan yana duran iki kişinin potansiyel gizli örgüt üyesi sayılabiliyor olması, yeni Kristal Geceleri'nin, Palmer Baskınları'nın gerekçesini oluşturacaktır yarın. Trafik polisinin silahını üzerinize doğrultarak ehliyetinizi sorması, kanun hükmünde kanunsuzluk uygulamalarından biri. Bu gelişmeler aysbergin görünen yüzü. Bu kadarı bile her cephede savaşa, militarizme, ırkçılığa ve beyaz adamın yeni egemenlik dalaşlarına hayır dememiz için yeterli bir sebep
|