15/4/2007 - -ütopiya'yı anlatır mısını?
...... / Mehmet ÇETİN
- Ütopiya'yı anlatır mısınız? -Ütopiya, çıkışta kendisini 'Mevsimlik Hayatbilgisi Kitabı' olarak tanımlamıştı. Bununla, verili, öğretilmiş ve hatta dayatılmış mevcut haylat bilgisine karşı bir yerde; onun sistem olarak örgütlenişine, ideolojik hegemonyasına, ritüellerine, sembollerine, estetiğine, politikasına ve politika yapma biçimine, yeryüzünü teslim aldığı tüketim ideolojisine, vicdan satınalan ve ölümü alkışlatan ya da sayfalarına aldıklarını maymunlaştıran medyasına ve onun terörüne, sistemiçi kıldığı muhalifleri üzerinden kendisini yeniden üretmesine, yaşamın devrimcileştirilmesinin önündeki anlayışlara, insanın 'hayır' deme hakkını kullanmasını unutturmaya karşı, bir örgüte değil değil ama sisteme karşı örgütlenme fikrine işaret emek ve kendisini de böyle bir yerde örgütleyerek, yeni bir hayatbilgisi, yeni bir mevsim istediğini söylemek, bunu denerken benzerleriyle buluşmak istediğini söylemeye çalıştı, ve bunu söylemeye devam ediyor. Kolektif bir yayım pratiği olarak ütopiya şu ana kadar 'kolektif birey, kolektifler ve ütopya' konu ağırlıklı üç kitap halinde yayımlandı. Kış'98 kitabının dosya konusu ise 'Yabancılaşma'. Edindiği eleştirel bilgiyi ilgi duyacak olanların eleştirisine sunarak paylaşmak isteyen ütopiya birlikte bir karşısaldırının olanaklarını tartışmak istiyor, vb.
-Ütopiya, Tükçe dışındaki şiirlere de yer veriyor. Bunun nedenini açıklar mısınız?
-Muhalif bir hayatbilgisi kitabı olmayı deneyen Ütopiya kuşkusuz ki böyle bir bağlama yerleşen yazınsal pratiklere ve bu anlamda şiire de sayfalarını açıyor. Bunu yaparken yaşadığı coğrafyadaki diller şenliğini sayfalarına taşıyabilmek Ütopiya için bir kazanım. Bu anlamda Türkçe dışında Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Kırmançca vb. pek çok dilden ürünü yayımlamak isteğinde. Bunu şimdiye kadar özlediğince gerçekleştirememesinin ana nedeni azınlık dillerden ürünün kısıtlı oluşudur. Ama bunu da kışkırtmak istiyor. ‹çine doğduğu coğrafyanın gerçeğince Ütopiya bir ulusal kimliğe değil halklar, diller ve kültürler şenliğine ifade aracı olabilmeyi özlüyor. Bunu da çeşit olsun, zenginlik olsun diye, ideolojik/etik ve estetik bir tavır alış bağlamında düşünüyor. Yasaklanmaya, yok edilmeye karaşı böyöle bir tutum son derece ideolojiktir ve boyun borcudur..
-İzleyebildiğiniz kadarıyla Kürt yazarların ürünlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? -İzlemeye çalışıyorum. Ancak benim sadece Kırmancki bildiğim dikkate alınırsa, yorumum da bununla sınırlı olacaktır. Ama bir genelleme yapılabilirse, ürünlerin estetik kuruluşunun henüz sorunlu olduğu kabuledilebilir, sanıyorum. Ne ki, estetik kaygıyı da gözardı etmeden bu coğrafyada yasaklanmış dillerle yazmak öncelikle etik/ideolojik bir tavır alıştır ki, bunu çok önemsiyorum. Bu dilerin içine doğan insanlar bu dillerle aşklarını, dostluklarını, kavgalarını, düş ve coşkularını yaşayıp yine bu dillerin içine ölebiliyorlarsa, bu dillerle yapılamayacak hiçbir şey yok demektir. Böyle bir ideolojik/etik tavır alışla buluşan estetik kaygı böyle bir ısrar sonucu kuşkusuz ki kendisini amacına taşıyabilir, güçlü estetik yaratımlara ulaşabilir. Buna inanıyorum.
-Dilin ideolojik olduğundan yola çıkarak, bu çalışmaların bir de ideolojik misyonundan söz edebiliriz, öyle mi? -Kesinlikle öyle. Böylesi çalışmaların günümüzdeki öncelikli vurgusu ideolojik/etik tutum alıştır bana göre. Zaten biraz da bu nedenle estetik bir tartışmaya girmiyorum, şimdilik. Bunu önemsemediğimden değil ama fiili ulusal/toplumsal muhalefetin kendisini estetik bir direniş olarak da örgütleyebilmesinin gerekli koşulu sözkonusu ideolojik/etik tavır alıştan geçmektedir. Yeterli koşulu ise mümkün olduğunca estetik yaratımın ve dilin olanaklarını zorlayarak daha güçlü ürünlere ulaşmaktır. Muhalif bir ulusal/toplumsal direnişin kalıcı kazanımlara ulaşmasının ana kanallarından biri de estetik alandır. Bunu önemsemek gerekiyor..
-Türkiye'deki toplumsal olayların çarpıcı bir şekilde roman ve öyküye yansımadığı gözlemleniyor. -Olabilir. Öncelikle böyle bir beklentinin ne kadar doğru olup olmadığı düşünülmelidir. Toplumsal hayattaki herhangi bir sarsıntının anında edebiyata/sanata yansımasını istemek eski bir alışkanlığımız. Buna çok katılmadığımı söylemeliyim. Politikanın böyle bir isteri olabilir, hakkıdır bu, ve haklıdır. Ancak, sanatsal pratiğin politik sonuçlar üretmesiyle, edebiyat/sanat pratiğinin politikanın ve politik isterlerin doğrudan aracı kılınması hep karıştırıldı. Öncelikle bunları ayrıştırmak gerekiyor. Politikanın güncel gereksinmelerini karşılayacak bir edebiyat/sanat pratiğinin olması son derece anlaşılır bir şeydir ve bu propaganda sanatıdır. Ancak, genel olarak muhalif sanat ve edebiyat pratiğinin propaganda sanatına şıkıştırılması, politik isterlere göre tarif edilmesi, ve bu anlamda da güncel ihtiyaçları karşılayan bir pratik olmasının istenmesi bana doğru gelmiyor. Bunu belirttikten sonra; toplumsal altüst oluşların, büyük sarsıntıların mevcut edebiyat/sanat pratiğimizde etkili bir estetik yeniden üretime dönüşmeyişinin özgül nedenin de ‹ngiliz tipi solculuk olduğunu söylemeliyim. ½unu kastediyorum; politikanın propagandif ihtiyaçlar manzumesini karşılamak için sanat yapmıyor olmak anlaşılır bir durum ama kalbimize kadar ulaşmış yangını ısrarla görmüyor olmak da ancak ‹ngiliz tipi bir muhaliflikle açıklanabilir, sanıyorum. Ben de dahil olmak üzere çoğumuzun bu noktada kekeme olduğunu düşünüyorum. Bunun aşılması gerekiyor. Toplumsal özgürleşme pratiklerinin edebiyat/sanat da özgürleştirici bir etkisinin olması gerekiyor. Ki, propagandif sanatla aramıza eleştirel bir mesafe koyma hakkından söz edebiliyorsak, muhalif bir edebiyat/sanat pratiğinde de ‹ngiliz tipi solculuktan özgürleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sözettiğince bir estetik karşılığın oluşmamasında böyle bir özgürleşmenin yeterince yaşanmamasının etkisinin büyük olduğunu sanıyorum.
-İki dilde yazıyorsunuz. Bu bir parçalanmaya neden oluyor mu? -İki dilde yazıyor olmamın yıkıcı ve parçalayıcı bir etkisi varsa da sanırım ben henüz farkında değilim ya da vehamet başka bir yerde. Bakın, Türkçe yazdıklarımı insanlarla paylaşırken mutlaka ki bundan bir sevinç duyuyorum ama Kırmancki yazdıklarımı paylaşma atmosferi çok özel bir durum. Bunun büyüsü nü ve heyacanını açıklayabilmem pek mümkün değil. Bir tür yeniden varoluş, yasadışı bir faaliyet, farklı bir karşı saldırı, sanki.. diyelim ki bir etkinlikte Kırmancki şiirler okuyorsunuz; evet, bu dili bilmeyenler de bu büyüden etkilenebiliyor, bunu hissediyorsunuz ama bu dili bilenlerin gözlerini görmek gerekiyor. Tuhaf bir enerji alışverişi, inanılmaz bir büyü.. bunu çok önemsiyorum. Türkçe yazdıklarımın coğrafyası içine doğduğum dilin coğrafyasını içermekle birlikte, bendeki iki dilin çoğu zaman farklı iki coğrafyası var. Dillerin kendilerine özel bu dünyalarını seviyorum. Örneğin Kırmancki yazdığım şiirin Türkçesi yoktur bende, ve Türkçe yazdığımın da Kırmançcası.. bu, henüz açıklayamadığım bir tuhaflıkta böyle.. ve eğer kastettiğin böyle bir parçalanmaysa, evet, bu kuşkusuz ki var ve bundan şimdilik çok rahatsız değilim. Dahası, bedeli ağır da olsa artık bunu bir kazanım olarak yaşadığım da oluyor.
-Sadece şiir kitapları yayımlayan bir yayınevi olarak adını duyuran ve yayıncılıkta özel bir yer edinen Piya yakın dönemde Vefa Dizisi'ni başlattı. Biraz da bu diziden söze edebilir misiniz? -Piya, bir yayınevi olarak kuruldu ancak zamanla kültürevine dönüştü. Şimdilerde yayın, müzik, fotoğraf ve tiyatro atölyelerinden oluşan bir kültürevi olarak faaliyetini sürdürüyor. Muhalif bir kültürel pratik olmayı anladığınca anlamlandırmaya çalışıyor. Piya Kitaplığı'nın başlattığı Vefa Dizisi de böyle bir yerden açıklanabilir sanıyorum. Piya yayınevi olarak kurulurken de ana kaygısı genel olarak yayıncılık değil, alana ideolojik/etik/estetik bir müdahale denemesi olmaktı. Bunu düşlediğince gerçekleştirmeye çalışıyor. Gelinen noktada bu faaaliyetini olgunlaştırmak isteyen Piya, iki yeni dizi daha başlattı. Bunlardan biri 'Yeryüzü Şiir i Dizisi' ve diğeri de 'Vefa Dizisi'. Bu dizide etik ve ideolojik tercih belirleyici urumda. Kısacası, sistemin unutturmak istediği ve kısmen de unutturduğu şiiri, özgül uğraklarından birer armağan kitap olarak bugüne taşımak istiyoruz. Elli kitaptan oluşmasını tasarladığımız Vefa Dizisi kitaplığı projesi borçlu olduğumuz, bugün yazdığımız şiirin besleyeni olarak gördüğümüz bir şiir toplamına işaret emektedir. Ahmet Telli'nin şimdilerde üçüncü baskısını yayına hazırladığımız ve seçilmiş şiirlerinden oluşan 'Kalbim Unut Bu Şiiri' kitabını bu dizinin ilk kitabı olarak görüyoruz. Daha sonra ‹lhami Bekir Tez, Ahmet Arif, Nazım Hikmet ve Ece Ayhan'ı Refik Durbaş'ın da katkılarıyla yayına hazırlayabildik. Piya bu diziyi çok önemsiyoruz ve hazırlıklar da sürüyor. Kürtçe Şiir Antolojisi de bu kapsamda daha özel bir proje olarak önümüzde duruyor.
kaynak: www.mehmetcetin.info
|