geçiyordum, gördüm..//kunduz düşleri//

10/4/2009 - kırmanciye-kızılbaşlık: etnik arayışlara karşı özgün bir zihniyet dünyası: eyüp hanoğlu

Kategori: yazilar

kırmanciye’de insanlar tanımadıkları birini görünce ona: ‘kimlerdensin’ diye sorarlardı. Yanıtları da genelde şu biçimlerde olurdu; “ez lace ma u piyê xu yo..”, “ez tornê bıra’yo..”, “werezaê weli ağa’yo”, ez zobina kamo.. “ez kırmanco..”

dersim’de etnik ya da inanç referansı olabilecek başka bir tanımlamayı hiç hatırlamıyorum. insanlarımızın kendilerini tanıtırken, falancanın oğlu, filancanın torunu gibi ifadelere başvurmaları sanırım aşiret ve soya referans etmelerinden kaynaklanıyordu. çoğul tanımlamada kullanılan “ma kırmancimê” / “biz kırmancız” ifadesi de etnik ve dini bir aidiyete değil, kanımca etnik seçiciliğin olmadığı bir zihniyet dünyasına işaret etmektedir.. o zihniyet dünyasının da içinde; hakkı insanda gören ve "kainatın aynasıyım / mademki ben bir insanım" diyen kızılbaşlığı, ötekine ve kendisine karşı saygı, sevgi, minnet, rızalık, musahiplik, kirvelik etrafında dönen davranış kültürünü ifade ettiğine inanmaktayım.

kırmanclık’ta toplamı karşılayacak bir ulus kavramının olmadığını düşünüyorum.. orada bir çok kavim birlikte yaşarlar.. türkmenler, kürtler, zazalar, ermeniler, çerkesler ve tarihten silinmiş eski kavimlerin ardılları.. her kavim kendi rengiyle, kendi sesiyle, kendi kokusuyla renklendirir kırmanciye gülistanını..

insan köklerine bu kadar bağlıyken, o köklerin kendisine emanet bıraktığı zihniyet dünyasında; bahçeyi tamamlayan renklerden biri olarak, kendine diğer renklerden ayrıcalık aramak , oradaki her şeyi kendi etnik mülkü görmek “kırmanciya belekê” ruhuna yakışmıyor. herbirimiz, hepimiz o bahçedeki renklerden sadece biriyiz.. tarih boyunca iktidarlardan, baskılardan, zulümden kaçıp gelen herkese alamut gibi mekan olmuş, yabancılık kavramının olmadığı, herkesin kendisini kendi rengi, dili ve kimliğiyle ifade ettiği bir diyardır kırmanciye.. orda bütün renkler iç içe geçmiş, sonradan gelenler de bu “zerreweşiye/ iç rahatlığı” üzerine kurulu ortaklık toplumuna uyum sağlamıştır.

benzer bir yaklaşım Kızılbaşlık ve kırmanciye’nin kavram dünyası için de geçerlidir. bu kavramların türkçe, kürtçe veya başka dillerden olmasını çok da abartmamalıyız bence. o zihniyet dünyasında etnik kaygı yok, milliyetçi ya da ulusçu kaygı da yok.. o; bir kavramın doğrudan ifade diline odaklanmaz, "mana" dünyasına odaklanır... ve doğaldır ki bu mana dünyasının her dilde de kavramları ve buna uygun karşılıkları vardır. çünkü o mana ya da anlam dünyası hiçbir dilin tekelinde değildir.. her dil onu kendisine göre yorumlar, biçimlendirir. kızılbaşlığın ve kırmançlığın kendi dünya görüşünün penceresinden bakıldığında etnik, dilsel veya bölgesel bir dayatması olduğuna inanmıyorum. aksine; kendisini doğadaki yaşama eşitleyen, kendi dışındaki varlıklara saygıyı önceleyen, dünyaya önerilebilecek bir hoşgörüye de sahip olan bu zihniyet dünyasının ille türkçe veya kürtçe ya da kırmancki gibi, sadece bir dili veya sadece bir etnik kimliği merkeze alması düşünülemez.

“kızılbaş” sözcüğü de bahsettiğim zihniyet dünyasının, bir dönemine isabet eden kavramsal karşılığıdır.. ve bu karşılık bir çok dilde zaten var. kırmancki’de serê sur, sorh u ser gibi seslerin etrafında dönen tanımlamaları da duymuşluğumuz var. burada doğaldır ki türkçe konuşan biri kendini “kızılbaş” olarak kırmancki-kurmanci konuşan biri de “serê sur” veya “qızılbaş” olarak ifade edebilir.. diller ve etnisiteler arasında çatışmanın olmadığı bir iklimde, kimi kavramların belli bir dilden sıyrılıp, toplamın tümüne malolması normaldir.

kızılbaşlık, yüzyıllarca süregelen baskı, katliam ve tahribatlardan sonra, takiyye ve korunma amaçlı olarak yerini "alevilik" kavramına bırakır. yazılı bilgi ve referans olmamasına karşın, “kızılbaşlık” kelime olarak 1000’li yıllardan bu yana sözlü aktarımlardan biliniyor ve daha eskiye gittiği de düşünülüyor. bilinen referanslarıyla kızılbaşlığın deylem kökenli olduğunu iddia edenler de var. sözcğün deylem’de kullanımı çok daha eskilere gidiyor. dersim’de ise kızılbaşlık yakın tarihte belirginleşen bir olgu, eskiden kullanım şekli sanırım daha çok “serê sur”dur. “alevi” sözcüğü ise dersim’e kavram olarak “elawi” şeklinde geçmiş ve yaygın kanılara göre “alev” ve “ateş” gibi kavramların referansı üzerinden şekillenmiştir.

burada asıl vurguyu, kızılbaşlığa değil de “kızıl” kavramına yapmak gerektiğine inanıyorum. çünkü “kızıl” her yerde ortak ve evrenseldir, kızılbaş ise özgül bir adlandırmadır. “kızıl” kavramının mezopotamya’da kullanımı binlerce yıl geriye gidecek kadar eskidir ve esas olarak ortaklık ve doğal yaşamı ifade eder.. bu anlayışa göre; doğa herkese ihtiyacına göre verir.. insan nefsini ve kişiliğini terbiye etmelidir ve ihtiyacından fazlasına göz dikmemelidir. yeryüzündeki saadet ve servet yaradılışta eşit olan insanlara ve tüm canlılara, eşit olarak verilmelidir. esas ayırıcı özellik budur.. “kızıl”; maya'larda, inka'larda, mezopotamya’da, hititler'de, çatalhöyük’te ve daha bir çok antik yerde bu ortaklığa vurgu yapan “batıni /ezoterik” kökleri olan bir kavram olarak kullanılmıştır. kızılbaşlık, bu batıni anlayışın devamıdır, kırmanciye’nin mayası da bu anlayışla şekillenmiştir. (yeri gelmişken belirtelim, batınilik, ilahiyat değildir, semavi dinlerin dünya algısının tamamen dışındadır. aynı şekilde modern dünyanın rasyonel aklına, pozitivizmine ve egemenlik anlayışına da ters düşer.. her ne kadar ilahiyat ve din alanına kaydırılsa da, batınilik tersine bütün teolojilerden uzak, egemenlik anlayışına karşı çıktığı için tarihteki bütün devletlerin ve otoritelerin düşman bellediği ortakçı, eşitlikçi ve doğadaki “herkese ihtiyacına göre” anlayışıyla hareket eden evrensel bir dünya görüşüdür. )

düşüncelerinden dolayı 1417 yılında serez’de idam edilen şeyh bedrettin’in düşünceleri de aynı şeyi anlatır: “Birinin zengin, diğerinin fakir; birinin tok, diğerinin aç olması hali yaradılışa ve tabiata uygun değildir. Nikahlı kadınlardan başka herşey insanlar arasında ortaktır. Uyulması gereken kanunlar, yaradılış ve tabiat kanunlarıdır. Bunlar akıl ile anlaşılır. Fikir ve vicdanın uyumu tabiatın gereğidir, zorla ve kanunla değildir. bütün insanlar kardeştir. müslüman, mecusi, isevi ve musevi yoktur. zorbalığa dayanan hükümet meşru olamaz.”
işte kızılbaşlığı da son 500-600 yılın tahribatından arındırıp, buralardan anlamaya çalışmak gerekiyor. kanaatimce bizim açığa çıkarmamız gereken de “özü” olarak gördüğüm bu ortakçı, doğal yaşamı savunan zihniyet dünyasıdır.

her bir bileşenin kendisine yontmaya çalıştığı kırmanciye kelimesi içinde kendini bulan, ifade eden bütün toplamın adıdır. kanımca dili, dini ve etnik kimliği ne olursa olsun dersim’de yaşayan herkes kırmanc’dır.. dersimi dersim yapan bence kırmanclığıdır. kırmanclık etnik, dini, sosyolojik, bölgesel veya dilsel bir tanımlamanın anlatmaya yetmediği bir anlamlandırmadır ve bu anlamlandırmayı yukarıda tarif ettiğim tarihsel süreci içinde anlamak gerekiyor. bu yönüyle de çok özel buluyorum.

örneğin alevilik-sünnilik inançla ilgili bir tanımlamadır, kürtlük-türklük-zazalık etnik tanımlamalardır, zazaca-kürtçe-türkçe dilsel tanımlamalardır ama kırmanciye bunların hiç birine uymaz.. içinde hepsi var ama kendisi tek başına hiçbiri değil. kırmanc olmayı tek başına kürt, türk, zaza veya alevi olmaya veyahut da sadece dersimli olmaya indirgersek, tek tek bu saydıklarımıza da haksızlık ederiz çünkü kavramı sadece bu bileşenlerin biriyle aidiyet ilişkisi içine koymak “öteki” ni dışarda bırakmak anlamına gelecektir. O zaman bizim gibi kırmanciyeli ve kırmanc olan ama başka dili konuşan, başka bir kavime mensup ve başka türlü inanan kırmancları ne yapacağız? halbuki hepimiz biliyoruz ki yukarıda andıklarımızın hepsi o topraklarda varoldular.

kişisel olarak ben kızılbaş kelimesini seviyorum, “qızılbaş” olarak söylendiğinde ise daha çok hissediyorum sözcüğü.. kırmanciyeli “qızılbaş” bir kırmanc olmak da beni mutlu ediyor.

ve bu hissedişin çağrısıyla, muhtemel bütün yetmezliklerine karşın, bu sohbeti yazılı olarak yapayım istedim: muhabbeti çoğaltmak dileğiyle; ilginize, eleştirinize..

Eyüp Hanoğlu

NOT: daha önce yayımlanan “Kırmanciye ve Kızılbaşlık meselesine dair” başlıklı yazımdan sadeleştirilmiştir.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

3/4/2009 - Vatanı kurtardı, halifeyi kovdu, daha ne?: Sevan Nişanyan

Kategori: yazilar
Türkiye Birinci Dünya Savaşı’nda saldırgan tarafta yer aldı. Tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. Savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kuruldu. Hepsi budur.

Türker Alkan emekli kahvelerinin vazgeçilmez klasiklerini bir kez daha özetlemiş:

“Atatürk’ü başımıza gelen ve gelecek olan her türlü belâdan sorumlu bir felâket tanrısı gibi görenlerin neye itiraz ettiklerini anlamakta da zorlanıyorum doğrusu. Neye itiraz ediyorlar? Kurtuluş Savaşı’na mı? Saltanatın ve halifeliğin kaldırılmasına mı? Cumhuriyetin kurulmasına mı? Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne mi? Şeriatın işlemez kılınmasına mı? Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına mı? Laikliğin benimsenmesine mi? Son bir soru: Bu reformlar olmadan demokrasi kurulabilir miydi?” (Radikal, 22 Mart Pazar)

“Bkz: Hitler otoban yaptı o yüzden sevmiyorlar,” veya “Bkz: Stalin zamanında hırsızlık yoktu,” deyip geçmek mümkün. Ama biz öyle yapmayalım, etraflıca cevap verelim. Belki itirazları anlamakta zorlananlara faydamız dokunur.

Soruları geldiği sırayla cevaplayalım isterseniz. Sonra da sözü edilmeyen bir-iki taneyi ekleriz.

● “Kurtuluş Savaşı” adıyla anlatılan yalanlar manzumesine, evet, itiraz ediyoruz.

Türkiye Birinci Dünya Savaşında saldırgan tarafta yer aldı. Tarihin en büyük askeri hezimetlerinden birine uğrayıp dağıldı. Savaştan sonra burada galiplerin işine gelen bir rejim kurulması gerekiyordu. O rejim 1923’te aynen istedikleri gibi kuruldu. Hepsi budur.

Daha erken kurulabilirdi. Daha kolay ve daha kansız olurdu, memleket o kadar harap olmazdı. Belki Tek Adam diktatörlüğüne de o kadar kolay teslim olmazdı. Ama 1918’de İngilizler bir hata yaptılar, barış şartı olarak İttihat ve Terakki kadrolarının tasfiyesini talep ettiler. Bunun üzerine birileri vatanmillet diye haykırarak ayağa kalktı. Altı sene savaştan bitmiş bir ülkeyi gözünü kırpmadan tekrar kana ve ateşe sürdü.

İngilizler kızıp tehditler savurdular, asarız keseriz böleriz Sevr yaparız diye gözdağı verdiler, etkili olsun diye Yunanlıları sahaya saldılar. Üç sene daha manasız bir katliam oldu. Sonra gene İngilizlerin dediği oldu. Tek farkla: İttihatçı kadrodan ayıkladıkları yirmi otuz kişi hariç, gerisi vatan kurtaran kahraman kontenjanından memleketin tepesinde oturmaya devam etti.

Bundan dolayı kime neden minnet duyulacak, ben “anlamakta zorlanıyorum doğrusu”.

● Padişahlığın kaldırılıp BU cumhuriyetin kurulmasına itiraz ediyoruz.

Faraza İngiltere monarşisi kaldırılıp Fransa cumhuriyeti, yahut İsveç krallığı yerine Finlandiya cumhuriyeti kurulsaydı itiraz etmezdik belki. Ya da ederdik, kime ne? İngitere’nin Fransa’dan kötü bir yer olduğunu kim söylüyor? İsveç kralının Finlandiya cumhurbaşkanından daha yaramaz bir adam olduğu ne belli? Asya farklıdır Avrupaya benzemez diyorsanız buyurun, Tayland krallık, Kamboçya cumhuriyet: hangisi daha iyi?

Dünya Savaşı öncesi Türkiye’de aksırıp tıksırsa da işleyen bir Yasama Meclisi vardı. Serbest veya serbestimsi seçimler yapılıyordu. Çatır çatır çatışan siyasi partiler ve her yıl bir yazar vurulsa da canlı kalan bir basın vardı. 1923’te bunun yerine tüm üyeleri şahsen Reisicumhur tarafından belirlenip seçilen ve Reisicumhurun canı istediğinde ıskat edilen bir hık deyiciler kurulu geldi, iyi mi oldu?

1839’dan 1913’e dek Osmanlı devletinde siyasi nedenlerle tek kişi idam edilmedi. 1923’ten sonra yüzlercesi pazar meydanlarına kurulan darağaçlarında asıldı. İstibdat mı dediniz?

İran’da 1978’de şahlık rejimini devirdiler, yerine cumhuriyet kurdular. Bundan dolayı sevinmeli miyiz? Ondan iki sene önce İspanya’da Franco rejimi eceliyle son bulunca yerine krallık kurdular. Bundan ötürü üzülmeli miyiz?

Hem 1920-1923’te bir dizi darbeyle iktidarı ele geçirip “cumhuriyet” kuranların yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediğiyle, 2002-2008’de bir dizi darbeyle iktidarı ele geçiremeyenlerin yaptığı, ettiği, düşündüğü ve söylediği o kadar farklı mıdır acaba diye bir oturup düşünsek faydalı olur belki. Adamlar Atatürk’ün izindeyiz diyorlar. Belki de haklıdırlar?

● Kadınlara eşit haklar tanıyan Medeni Yasa’nın kabulüne itiraz etmiyoruz, hatta bunu dayatan Batılı “düşmanlarımıza” teşekkür ediyoruz.

Medeni Kanun’u adamlar Lozan’da dayattılar, çatır çatır kabul ettirdiler. Atatürk değil Hacı Abdülgaffar olsa yapacağı bir şey yoktu, kabul etmeye mecburdu.

Lozan’dan daha yüz sene önce dayattıkları, berikilerin de pek itiraz etmeden kabul ettiği şuydu: Gayrımüslim tebaaya İslam hukukunu uygulayamazsın. Eğer İslam hukukunu sürdüreceksen gayrımüslimler için ayrı mahkemeler kurmak zorundasın. Bunların adil olacağına güvenmediğimiz için de gayrımüslim tebaan için kapitülasyon adı verilen ek güvenceleri kabul edeceksin.

Lozan’ın kilit müzakere konularından biri buydu. Eski hukukunu sürdüreceksen, azınlıklar için eskisinden de beter kapitülasyonları kabul edeceksin, çünkü bu saatten sonra sana artık hiç güvenmeyiz dediler. Ankara da bunun üzerine, ehveni şer deyip, müslim ve gayrımüslime eşit olarak teşmil edilecek “laik” bir medeni hukuku getirmeye razı oldu. Olay budur.

EĞİTİM SİSTEMİNİN TEMELLERİ


Kaldı ki İstanbul Darülfünunu’nun Hukuk Fakültesinde 1880’lerden beri Batı usulü medeni hukuk mecburi dersti. 1910’larda da memleketin en kalburüstü hukuk talebesinden 10-15 kadarı devlet bursuyla Lozan Üniversitesine gidip medeni hukuk tahsil etmişti. Yani memleket ortaçağ karanlığında kıvranıyordu da Atam geldi Medeni Kanun getirdi, yok öyle şey.

● Çağdaş bir eğitim sisteminin kurulmasına itiraz etmiyoruz, aferin Safvet Paşa diyoruz.

Ve konunun Atatürk’le alakasını anlamakta güçlük çekiyoruz. Türkiye’de “çağdaş” dedikleri bugünkü sistemin temelleri 1830’larda atıldı, Safvet Paşa’nın 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Kanunuyla pekişti, Abdülhamit devrinde imparatorluğun taşrasına yayıldı. İlkokul-ortaokul-lise sistemi bu dönemin ürünüdür. Galatasaray gibi dünya çapında bir çağdaş lise 1868’de kuruldu. Maarif Vek’letine bağlı ilk kız liseleri 1882’de - yani Fransa ile aynı yıl - kuruldu. İstanbul Üniversitesi Abdülhamit’in fermanıyla 1900’de kuruldu.

Manastır’ın kör taşrasındaki askeri lise öğrencilerine 1890’larda Fransa’nın siyasi akımları ile çağdaş edebiyatı okutuluyordu, Fransızca olarak. Cumhuriyet’in “çağdaş” liselerinde sıkıysa dene, Şırnak’a sürerlerse gene şanslısın.

1921’de Ankara Meclisi’nin topladığı Maarif Kongresi’nin önde gelen kaygısı “şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenasip bir kültür” oluşturmaktı. O günden beri de değişen bir şey yoktur.

1920-1938 döneminde Türkiye’de her düzeyde eğitimin nasıl yerinde saydığını, hatta gerilediğini, Yanlış Cumhuriyet’in 184-203 sayfalarında sayılarla izah ettim. Burada tekrarlamaya gerek yok. İnsan eski ezberleri tekrarlamadan önce merak eder bir okur demekle yetineyim.

Maamafih buraya kadar saydıklarımın hepsi detaydır, teferruattır. Farzedin ki bunların hepsinde onlar haklı biz haksızız: Vatanı da Atatürk kurtardı, liseleri de O kurdu, kadınları da azat etti, cumhuriyet de illa ki çok iyi bir şeydir. Gene itiraz ederiz. Hem bunların hepsinden daha önemli bir zeminde itiraz ederiz. Çünkü,

● Devlet reisinin görüş ve emirlerini reddeden herkesi alçak, soysuz, vatansız ve gizli emel sahibi hain ilan eden zorbalık diline itiraz ediyoruz.

Bu dil, bir toplumu kuşaklar boyu düzelmemecesine hasta eder ve çürütür. Düşüncenin ve yaratıcılığın kaynaklarını kurutur, korkuyu ve ikiyüzlülüğü bir hayat tarzı haline getirir, en cahil ve zorba olanın her zaman zeytinyağı gibi üste çıkmasını meşrulaştırır.

Bu ülkeyi doksan yıldan beri kafası çalışan ve kahvehane muhabbeti dışında söyleyecek bir sözü olan herkese zindan eden bu dildir. Çağdaş dünyadan kopuk bir gariban gettoya mahkum eden de bu dildir.

Cumhuriyet bu dili kurucusundan öğrendi. Ulu Önder’in 1920-21’den sonraki her demecine, her söylevine, her cümlesine bakın: baştan aşağı tehditnamedir. Büyük Nutk’un her sayfasını, Önder’le öyle ya da böyle görüş ayrılığına düşen kişilere yönelik kan dondurucu küfürler süsler. Herhangi bir konuda Reisicumhur’dan farklı düşünen HERKES satılmıştır, HEPSİ düşman ajanıdır, imha edilmesi gereken zararlı unsurdur; hiç değilse aptal ve zevzektir. Hem dürüst, vatansever ve az çok zek‚ sahibi olacak, hem O’na kayıtsız şartsız itaat etmeyecek? Bu ihtimal, Nutuk sahibinin ve onun kurduğu Cumhuriyetin hayal sınırlarını zorlar.

De ki reisicumhurun her dediği doğruydu (ki değildi), sadece dili bozuktu. O dil gene büyük bir felakettir: kendi kendini çoğaltır, reisicumhur kadar parlak olmayan kişilerin elinde ölümcül bir silah olur. Bu zehirli gübre ile beslenen topraklarda Kılıç Ali’ler, Reşit Galip’ler, Recep Peker’ler yetişir. Çevik Bir’ler, Eruygur’lar, Tolon’lar, Büyükanıt’lar, ve henüz emekli olmamış olan niceleri yetişmeye devam eder.

Bir toplumun başına bundan daha büyük ne felaket gelebilir, bilmiyorum. Bu felaketi tüm anıları ve tüm sonuçlarıyla beraber memleket sathından silmeden hangi demokrasi nasıl kurulabilir, onu da bilmiyorum.

Nihayet en önemlisi,

● “Vatan mevzubahis ise gerisi teferruattır” diyen ahlaksızlık ideolojisine itiraz ediyoruz.

Ama sayfacı arkadaşlar “yazıyı çok uzatma okumazlar” dediği için onu da bir başka yazıya erteliyoruz. Taraf /29.03.2009

Sevan Nişanyan
Gazeteci-Yazar / sevan@nisanyan.com
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/3/2009 - ölümcül bir kimlik olarak taşra: özgün.e bulut

Kategori: yazilar
ölümcül bir kimlik olarak taşra

 Sonda söylenecek olanı baştan söylemek gerekiyor. Şiirin taşra ile herhangi bir sorunu olmamıştır, olması da beklenmemelidir. Şiirin yazıldığı yerin taşra ya da merkez olması, onun şiir oluşuyla ilgili değildir. Sonuçta şiiri anlamlandıran, zenginleştiren, düşlerini söze aktaran ve onu toplumsal bir sese dönüştüren şair olduğuna göre, şiirin yazıldığı yerin, belirleyicilik açısından önemi olmasa gerektir. Şiiri taşralaştıran, aslında kendini merkez/ iktidar/ efendi olarak gören şairin yine kendisidir.  Bilen ve mutlu azınlık(!) olduğunu sanan-hatta mutsuz gibi de yapabilen- şairin oligarşik bakış açısından üretilen bir kavramdır taşra/merkez ayrımı. Daha doğrusu bürokrasinin uzağında kalan yere taşra denildiğine göre, orada üretilenler, yazılanlar da tipik iktidar mantığı ile değerlendirilmektedir. Sömürüye, sisteme, karşı olduğunu ilan eden şair, merkezde yaşıyorsa, üretim anlamında kendisini merkezin o bürokratik yapısından ayırmayıp, gücün bir parçası olarak şiir bahçesini oluşturmakta ve taşrada yaşayan şair üzerinde yıkıcı bir egemenlik kurabilmekte, hatta kurmaktadır.

Oysa taşraya şiir ve üretim ilişkisi açısından bakıldığında, son derece verimli, şiiri sarsan ürünleri en sıradan insan bile görebilir. Bu bağımlı olmayan, etkilenmeyen, efendilerden uzak şairlerin üretimleri için böyledir. Buna karşın dil ve bakış açısı zaman zaman bu verimliliğe tezat bir pratikle önümüze gelmektedir. İçine kapanık, öykünmeci, benzeyen bir dil ile edebi dünyasını kağıda taşıyan şair, elbette yüreğindeki taşrayı büyütüp efendilere bu olanağı sunabilmektedir. Yani taşra, orada yaşayan şairin içindeki çelişkileri merkezle bütünleştirmesine giden yolun itirafıdır. Muktedirin egemenlik sınırlarına kıyısından, köşesinden iltica etmenin ön kabulüdür. Yanlış anlaşılmaması için tekrar söylüyorum. İktidar olan, ruhunu üzerinde gezdireceği bir bahçe ister. Biat eden ise o ruhun var sayılan  büyük atmosferinden yararlanıp kendi taşrasına efendilik etmenin heyecanı ile yaşar.

Taşraya dair yukarıda anlatmaya çalıştığım düşünceler benim gözlemlerimin sonuçlarıdır. Bunun dışında bir taşra var mıdır, kuşkusuz vardır, ancak genel yaklaşım ve bakış açısı değişmemektedir. Her şairin bir batısı ve mutlaka bir doğusu vardır orada da. Taşradaki şair kendisini aristokrat olarak görür, etrafına ne kadar çok kabul gördüğünü ve ilişkilerini, bu ilişkilerdeki anılarını anlatarak önemini vurgular sürekli. Aslında söylediği, Türkçe yazılan şiirde yaşanan ilişkilerin, bakış açısının, tartışmaların kısır bir tekrarından farklı bir şey değildir. Özellikle ideolojik anlamda bir terk ediş, içe kapanma süreci ile dinsel terminolojiye ait dili kullanma – ki bu sınırlı birkaç sözü geçmemektedir- ve doğup büyüdüğü yere adeta misyoner bir eda ile yaklaşım söz konusudur.

Taşra ve Merkez İlişkileri
Taşrada yaşadığım yıllarda, içimdeki o sınırsız öğrenme, araştırma, keşfetme, şiiri tanıma sürecini çok sistemli bir şekilde yaptığımı düşünüyorum. Tanıdığım, tanıştığım şairlerde de bu yoğunluk fazlaydı. Sürekli öğrenme, yeni şiirler, yeni şairleri okuma, dünya şiirini tanıma uğraşısındaydık. Bu süreci taşradaki her şeye yetişme telaşında uzakta oluşumuz sağlıyordu bize. Yığınca dergi takip ediyor, yığınca kitap okuyorduk. Şiirdeki coşkumuz ise Garip, İkinci Yeni ve Toplumcu Gerçekçiler arasında sürekli değişim gösteriyordu. Buna İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu ve Sezai Karakoç gibi şairleri de ilave edince taşrada neler üzerinde konuşulduğu ve nelerin şairleri etkilediği rahatlıkla anlaşılacaktır. Yani 1960'lı yıllardan beri tartışılan şeylerin aynısı, taşrada yaşayan şairler tarafından da takip ediliyor ve düşünce üretiliyordu. Yakın zamana gelince, Türkiye 12 Eylül darbesi ile en büyük yıkımı yaşıyor, insanlar işkencelerden geçiriliyor, hayatları alt üst ediliyordu. Etnik konumların, inanç farklılıklarının tartışılmaya başlanması, her zamanki klasik yöntem olan red ve inkar; şoven milliyetçilik ile birlikte  artan linç denemeleri ve AKP iktidarına gelinen süreç.

Merkez dediğimiz yerdeki şair ve şiiri Türkiye'deki bu sürece ne kadar yakın ve ne kadar uzaksa, taşradaki şiir de o kadar yakın ve o kadar uzak durmuştur. Çünkü farklı sesler ya görmezden gelinmiş ya yazılana şiir değil denmiş ya da tamamen idolojik/ politik şiir kategorisine alınıp ötekileştirilmiştir. Taşradaki şairler de bu ötekilik kavramı üzerinden bir mağduriyet duruşu ile merkezi şairlere kendilerini kabul ettirme yoluna gitmişlerdir. Buradaki temel nokta bir başkaldırı ruhu ile ayrılma değil, teslimiyet ruhu ile merkeze yanaşmaları olarak kendini göstermektedir. Aslında temel duruş bu sürecin derinliğini hissetmek, bu süreci yaşayan insanların acılarını, acılarından kotardıkları üretimlerini sahiplenmek olmalıydı. Her zamanki gibi ödenen bedel, red ve inkara takılıyordu. Resmi görüşün dışına çıkamayan bu anlayış, kendilerine benzemeyen şiiri kabul etmiyor, taşradaki şiir de buna direnmiyor ve benzedikçe de kendi geleneğinden, sürekli öğrenme isteğinden ve evrensel değerlerden uzaklaşıyordu.

Taşradaki şairin elindeki en önemli doğru; gelenek, sınırsız öğrenme ve evrensele yaklaşımdır. Bu üçlü ile şair, şiirsel serüveni içerisinde düştüğü yolda ne merkezin efendilerine, ne taşranın efendilerine ihtiyaç duyacaktır. Hemen anımsatıyorum. Eylül faşist darbesinin işkencelerinden geçip, cezaevi ile buluşan devrimci/demokrat insanlar, buralarda da çok yoğun bir var olma süreci yaşadılar ve buraları sanatsal bir üretim merkezine dönüştürdüler. Şiirler yazdılar, karikatürler çizdiler, resimler yaptılar, öyküler kotardılar, romanlar ortaya koydular. Sonuçta buradaki edebiyat birileri tarafından mahkûm edildi ve o dönemde üretenlerin çoğu da bu mahkûmiyet ile kayboldu. Cuntanın mahkemeleri karşısındaki direniş, merkezi otoritenin eleştirisi karşısında tutunamıyor ve savrulma başlıyordu. Türkiye'nin yaşadığı her sancılı ve her acılı dönem edebi anlamda yazılmak isteniyor ama gariptir ki, her anlamda yazılsın diyen efendiler, bu yazmaları mahkûm ediyor, kendi istedikleri dille yazılmasını öneriyorlardı. Tam da burada Doğu'ya girmenin zamanıdır.  

Anımsayalım önce. Çok eskilere gitmeden, sadece 70'lerden bugüne gelindiğinde solun ideolojik tartışmalarında en büyük ayrışmaların Kürt Sorunu üzerinden yaşandığı görülecektir. Buna devleti temsil eden iktidarların bakış açısı da dahildir. Her iktidar bu gerçeği kabul etmiş ve öylece çözümsüz bırakmıştır. Doğaldır ki her şeyi ile yakıcı, ölümcül olan bu sorun, genel çerçevede edebiyatı, özelde şiiri bir şekilde etkileyecektir. Ahmed Arif'in Otuz Üç Kurşun'u, Rüstemo ve Adiloş Bebe'nin Ninnisi, Yılmaz Odabaşı'nın Şeyh Said İsyanı ile Reşo Talan İklimi isimli uzun çalışmalarının yanında, şiirlerde ve tek tek dizelerde bu 'realite'nin her yönünü bulmak mümkündür. Benim de çok yoğun içinde olduğum ve yaşadığım bu 'ölümcül kimlik' şiir poetikamın en etken halkası olmuştur. Tam da bu sorun üzerinden taşradan yola çıkan ve Türkiye şiir coğrafyasına yayılan şiirleri, o şiirlerin ufuk zenginliğini yazabiliriz artık. Bu şiirler; epik yan, duygusal atmosfer, hüzünlü ses, sevda, barış, akan kanın durması, mücadele geleneği, ait olamama, ideolojik anlamda taraf olma, geleneği sahiplenme, kültürel diriliş ile iktidardan uzak bir dil ile çoğaldılar . Aslında bir anlamda benzemeyen bir şiirdir bu. Üzerinde çokça tartışılması ve durulması gereken bu başkaldırı şiiri, kendi örgütsel gücünü, eleştiri mekanizması ve ideolojik örgütlülüğünü yeterince oturtamayınca, doğal olarak bireysel anlamda teslim oldu ve bugünkü omurgasız, insansız, naylon şiire doğru açılan kapılara bir şekilde yardımcı oldu.

Taşrayı Söylemek
Oysa diyorum, işkencelerden geçip, hayata dahil olan ve büyük bir sesle şiirin kapısından girip kanı susturun diyen Mehmet Çetin'in şiiri bugün okunmayıp da ne zaman okunacak.

"ahh vatan diye kanlıtapınakta yaşayanlar
göz diye kangözeneğinden bize bakanlar
susturun şu kan sesini geri vereyim size
çocuklukta unutulan lavanta kokusunu
yeter deyin ganimet değil ki vicdanınız
kendinizi asacak dal bile kalmaz dinleyin
yaktığınız orman sizi de yakar yeter deyin"

 
Taşranın en amansız, en sınırsız düşlerinden geçip, göç yollarında bir durakta, oradaki duygularından hasret alıp koklayan Binali Duman, "kırılırım elbet dal kırığıyım bezirgan eli değil/ hareketli bir kelebek kadar kısa ömürlü/ güvercin kadar sevgili ve kur yorgunuydum" dizeleri ile o incecik duygularını taşranın sevgi dolu topraklarına gönderirken, şiirin vicdanına sesini duyuruyordu sadece. Aslında söylemek gerekiyor, taşra denen şey insanın mahcubiyeti ile birlikte sessiz kalışıdır. Ya da duyguların en masum hali ile içe kapanmasından başka bir şey değildir. Ne kadar çok bunlardan kopup, yağmalanmış ilişkilere doğru uzanırsa şair, o direngen ve dokunulmamış şiirlerini çeyiz sandığında bırakmaktan öteye bir adım dahi atamayacaktır. O zaman geriye dönüş denen şey de olmayacak ve şiir sadece söze düşecek ve sözle tanımlanacıktır.
Devam ediyorum. Felsefi şiirin en derin, en yaratıcı ürünlerini veren Veysel Öngören ne çabuk unutulur ya da unutturulur ya da anımsanmaz. Veysel Öngören şiirin felsefi vicdanıdır. Taşra beyefendisidir, öğreticidir.
Her anlamda sözü olan Tahir Abacı, hem yazdıkları hem de şiiri ile başkaldıran, direnen ve direndikçe çoğalan bir şairdir. O evrensel değerlerin yanı sıra, taşranın en yalın, en köklü taraflarını şiirine omurga yapmıştır.
Belirleyicilik açısından Tevfik Taş'ın Ermeniyim Belki Zazayım, Belki Ateistim, Belki… şiirini aktarmakta yarar var. "Belki de ey zaman/Elaltından okunacaktır/Adım/Toprağa gömülmüş taşta yağmur emeği/Elaltından anılacak/Belki/Sarıldığım düş/Satırda cankeşken kalem" dizeleri ile çok dilli ırgatlar için vicdan oluşturmaktadır. Şiirler için vicdan sözcüğünü

özellikle kullanıyorum. Taşranın kekeme ruhundan vicdanlara gelen bu sesler, insani olan her şeyi önümüze getirmektedir.

Bu şiirler önemlidir. Bu şiirlerin benzerleri önemlidir. Merkez denilen, ama neyin merkezi olduğu bile belli olmayan şiirdeki ideolojik saldırılara karşı, yaşam kırıcılığına karşı; barışa, sevdaya, yaşama dair merhabalar bu şiirlerden akmaktadır. Aslında insandan kopuştur egemen olan dil ve egemen söylem. İzlediğim dergilerde, bu şiiri yerden yere vuran şairler bugün, şiirin yaşamın dışına çıktığına dair yazılar yazıyorlar. Oysa çabuk unutuyorlar. Kendilerini merkez olarak gördükleri yerin dışında kalan her yeri yakmaktan başka bir şey yapmadılar. Merkez’den kastım elbet şiir için büyüleyici olan kentlerin atmosferi değildir. O kentlerde kendi düşüncelerini empoze etmeye çalışan şairlerin içinde bulundukları ve oluşturdukları çevresel konumlarıdır. Bunun dışındaki her yer zaten taşradır onlara göre. Şiirde son durum budur. 

yasakmeyve'35'2008

özgün e. bulut

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/9/2008 - mehmet çetin'in 'asmin' adlı kitabını okurken: akın yanardağ

Kategori: yazilar



mehmet çetin'nin 'asmin' kitabını okurken..*

burda yağmur yağıyor, delican*. ıslanıyoruz
yaşlı bir gürcünün hatıralarına yağdığı gibi
son günlerinde, ya da yaralı bir militanın
son günlerini, yüreğini kanattığının ellerinde
sanki bir rehin gibi, isteyen bir rehin gibi
kağıtlara, yazılara bıraktığı gibi: değil mi delican?


ne güzel dedim, bu gün de güzel şeyler okuyorum: kapaklarını açınca
kitapların, sayfalarında; tozlu rafların bir aralığında aranıp da bulununca bir
sevinç olan o okuma isteğine ulaşıyorum. bu gün de güzel şeyler okumakla
iyiyim diyorum, iyi..

iyi olmam bir kitabın öykülerle ne güzel tamamlandığı değil elbet, değil; o öykülerin

negüzel bir dille, ifadeyle anlatıldıklarıydı.. yoksa etik ve
estetik bir hayatı yaşamanın olanaksızlığını, zorluğunu anlattıkları için değil sanırım..

öyleyse bu günü de bir kazanç gibi ''hatıralarımın da soluna kaydırabilirim''..
çünkü ne zamandıı okuduklarım gelip geçiyordu ellerimden..
ne özenle zaman ayırdım onlara, ne de onları zamanıma kaydırdım.
son günlerin dinmeyen uğultusu gibiydi isteğim.
taa ki ''asmin''e kadar:

önce ''asmin'i ellerime alıp okumaya başladım; devamında..

yoldaşlık sahi, bu kadar mı sızar hayatına
bir insanın, o yoldaş iniltileriyle kendi kalbine
eğilen o duyarlılık.. bu kadar mı hakim...
ya delican; onun üstüne nasıl yağar yağmur..


diye düşünüyorken anlıyorsunuz..  okuduklarınız bırak mıyor peşinizi, bırakmayacak..

kim yazılacak yazılara, öykülere; kim kalacak öyküler de ya da
kim kalacak tarih sayfalarında: iğde ve badem ağaçları boyunca o dokunuşa...
''uzun zamandır böyle uykulara dalmışlığım yoktu'' evet
uzun zamandır böyle öykülere dalmışlığım da yoktu yine.
yaşamak, vardığı anlamları yeni bir yaşam umuduna yorabilmekti ise daha ne kadar sorgulanabilirdi hayatın olanakları ve onun yaptırımları?
hangi anlamları kazanıma dönüştürebilir insan ya da kazanıma dönüştürülen anlamlar mıdır!. yoksa ölmenin; açlık grevindeyken dahi bir hayatın kendini toprağa, ağaca, dağa, çiçeğe.. güneşe ya da kavuşturabilmesi miydi? ama nasıl bir dirençle?

ben bunları okurken ''asmin'' de; henüz çeyreğinde duruyordu kitabın ayıracı.. o ‘düş yoldaşlığı’nı anlamaya çağrılıyor muyum: daha neler olacaktı bu yaşamda, bu hayatlar daha neler yaşayacaktı?

ama kitaba katılmadığım bir yan var sanki; diğer yeni kitabı 'atımı bağladım iğde dalına'da:
''ama birilerinin hadlerini bilmeleri gerekmiyor'' denmiş.. ben,
birilerinin hadlerini bilmeleri gerekmiyor mu?; bildirilmiş bu kadar bedel varken.. diye soruyorum.


kim suçludur, kim suçsuz; yaşamak gerek
değil mi delican, tarihin sayfalrını okurken bile..
öyle.. bir öyküyü bitirip geçerken, başka bir öyküde;
kimin arasında yaralı olan ırmaklar, yaralı birer bıçağa dönüşür..cümlesinde anlamayı
derinleştiriyorsunuz.. nasıl bir yaşanmışlıktır bu imgeyi oluşturan; nasıl bir suç'tur ki

bütün yollar insanı ona bulaştığınız yere götürüyor: güzel suç* mu?..

ama unutmak yok efendim; bir öyküde mutlaka, bir kaç kez
dönüp buluşuyorsunuz kendinizle: bir insan çıplak gelir de çıplak mı gider yine?
benim de bu kırılmayası direncim bir gün dönüp dolaşıp bırakacaktır beni de; öyle mi?
değil, öyle değil: sizin o kırılmayası direnciniz; henüz çocukken siz, birakmamıştır istencinizi..

kapımız açık; girsin diye kendini
rüzgarla, aşkla, ırmakla değiştiren..
kapımız açık bizim; değil mi delican. yoldaş küsçiçeği,
değil mi a çaresiz bir sonrasızlık olan ahsen bozan,
öğrenmek ancak sizden;
alla marcıa
değil mi, dağlar arasında ırmaklarla akan azad,
ama değil mi; gözyaşına saygısı olan:''usenê mirzaî' mi?
ya tenessahanım ne olacak;
rüyakız, gulazerim, ceylan..
''özlemeyi unutmayan bir insan, nasıl bilincini yitirmiş sayılır'' ise
ne yapsın
livia; ne kalacak ona; gidenler mi,
gidenleri özlemekle ölümlü yalnız o hayatı mı?..

çünkü;’’ ölmeyi yalnız yiğit ya da mutsuz kişi değil, bıkkın kişi de ister''
ve asmin; sözü yakıştıran ağzına ve
toprağı, dağı, taşı, ırmağıyla akap
yaşamın yeni başlangıçlarına
telaşla ve dirençle filizlenen midir?..

işte bir kısmı bunlardı; kitabı okurken ellerimde kalanların..
bir kısmı ise ben varkına varmadan yaşantıma sızacak olanlardır..

bu güzel öyküleri herkes okusun isterim,evet,  herkes..

 

*bu, ''asmin'' kitabını tanıtırken; kendini tanıma ve tanıtmaya da bir giriş yazısıdır..

**siyah kalemle belirtilen isimler  ‘’asmin’’ kitabındaki kişi isimleridir..

 

Akın yanardağ
eskiten@hotmail.com


eskiten@hotmail.com

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/8/2006 - 1938 ve öncesi dersim ya da kırmanciya beleke

Kategori: yazilar

1938 VE ÖNCESİ DERSİM

ya da

KIRMANCİYA BELEKE

Emirali YAĞAN

"Bizi kamyona doldurdular.

Tüfekli iki erin nezaretinde.

Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular.

Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar.

Tarih öncesi köpekler havlıyordu."

 

Cemal Süreya

 

Korkunç Yavuz’un, İsmail’e Şah çektiği tarih derkenara yazılsın ve hatırlansın: Osmanlı – Pers savaşının galibi Yavuz Sultan Selim, tek kale uzatmaları, istila alanlarında Kızılbaşları kese biçe sürdürür. Bu sınırsız katliamdan kurtulabilenler, Munzur ve Mercan sıra dağlarını kendilerine siper tutabilenler olur.  O tarihten beridir Dersim, sınırları içinde hep mesafeli durur Osmanlıya.

Kuzey Afrika’dan Yemen’e, Viyana önlerinden Kafkasya’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu, 1514’de Çaldıran Savaşı’yla sınırlarına dahil ettiği ve ancak egemenliğini tesis edemediği Dersim’i, beş yüz sonra, enkazının saklısında tuttuğu nur topu gibi bir sorun olarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne miras bırakır! Ne halifeliğin şeriatına, ne padişah hükmüne boyun eğmemiş Dersim ahalisi, Kemalist iktidara da sarık - şapka çıkarmaz; geleneğine uygun dikbaşlılığıyla, sınırlarına dahil olduğu merkezi otoriteye ne asker verir, ne vergi. 

Enleşe, genleşe sınırsızlığa hüküm salacak Osmanlı İmparatorluğunun tecrit çemberi içinde, Dersimlinin kendine hükümran yaşayışının bir bedeli vardı. Dağlarını kendine siper tutan Dersimliler, dıştan gelen her saldırı dalgasını, ilerlediği yerde hırpalayıp dışına kusan yabanıl bir bağışıklıkla efsunluydular adeta. Geçitlerin elverdiği boşluklardan sızan seferi orduların nal selleri işitildiğinde, aşiretler çoluk çocuğunu ayak altından kaldırıp, yamaçlara heyelan düşüren bir hengame içinde, çete düzeni alıyorlardı o hızla. Mercan Geçidi, Ali Boğazı ve Pülümür kanyonu gibi dıştan gelen saldırılara geçit kapısı gibi görünen yerler, Hanibal’in filler sürüsüyle Alplerin eteklerinden Po Ovası’na yürürken yaşadığına benzer telef oluşlar, yamaçlara tutunan kayaları harekete geçiren görünmez, yabanıl doğal tuzaklar taşıyordu. Patikaların uzandığı uçurumları, gedikleri, geçit vermez meşelikleri, derin, engebeli koyakları, taşkın dereleri ve yaban hayatıyla uyumlu yaşayan Dersim aşiretlerinden yana taraflıydı doğa. Çeperde, içerlerde yekdiğerine eklenerek yaşanan çatışmalar, seferler azdan az, çoktan çok bir minval üzere sürüp gider.

İmparatorluğun gelip geçen askeri ulemaları, her yenibahar döndüğünde, bir önceki güz mevsiminden yarım bırakılmış Dersim seferini tamamlamaya; yeni ordular dizmeyi adet edinirler. Ve böylelikle mevsimler yıllara, yıllar yüzyıllara akar; nice sultanlar gelip geçer, kimler nice sınarlarsa da egemenlik hükmünü, nafile! Talih, bir türlü seferi ordulardan yana dönmez; Dersim’in fatihi olmak hiçbir paşaya, sultana nasip olmaz!.

İki sefer arası boşluklar, Arapkir’den Bayburt’a, Egin’den, Erzincan’a Çarsancak’tan Çemişgezek, Harput ve Maden’e, Dersim’i çevreleyen ilçelerin uleması, sancak beyleri ve mirlerin Divân-ı Hümâyun’a sundukları şikayet dilekçeleriyle doludur. “İdare-i Şahanelerinin” şeriat hükmünün bölgede bir an önce tesis edilmesi dilekleri, boşluğu kapamaya yetmez. Bu uzun tekerrür tarihinin özeti şudur: Timurlenk’i ve Korkunç Yavuz’u Mercan ve Munzur sıra dağlarının öte yüzünde, Kamah kalesinin yamaçlarında eğleyen Dersimliler, onları izleyen dolu dizgin taburlara daha çokça nal döktürüp, çarık eskittirirler; kuşaklar boyu ödedikleri bedele karşılık!..

Birbirini izleyen saldırı ve seferlerin yerleşik hayatı tahrif ede geldiği, ekili tarlanın biçilemediği, harmanın kaldırılamadığı, tohumun topraktan geri dönmediği açlığın, kıtlığın, çekirge sürülerinin aman vermediği bir kıstırılmışlık içindeki aşiretler çareyi, çevre madenleri ve ticaret tekelini elinde bulunduran uzak yakın kasaba merkezlerine, kervan yollarına kol atmakta ararlar. Depolara, ambarlara, taşınabilir mallara tamah, toplumsal bir ihtiyaçtan geliyordu.  Kenar kasaba merkezlerine kurulmuş mülki idare konaklarına, askeri garnizonlara, bulduğu her fırsatta kol atıp taciz etmek de vardı bu karşı saldırılarda. İnançlarına ve varlıklarına yönelmiş tehdidi savmak, imparatorluk düzeni içinde kendilerince tutturulmuş düzeni korumak istiyorlardı. Dersimin kadim yerlileri Qalmem ve Sıx Hesenoğulları ve aynı ayrıksı inançlarla ortak bir yazgıya bağlanmış boy ve aşiretler, kendilerince bir cemaatler hukuku ve mülkiyet tarzı oluşturmuşlardı...

Söz konusu bu mülkiyet tarzında, miri beyine, sultana ve Allah’ın yeryüzü zabitlerine zırnık yoktu! Meralar, sürüler, ekinler; derelerin suyu ve dönen değirmenler, ulu ceviz ağaçları ve damarlarında evvel zamanların özsuyunu dolaştıran dutluklar aşiretin ortak malıydı; çobanın ve aşiret reisinin aynı sofraya bağdaş kurduğu ilkel ortaklığın kavim kardeşlik payıydı. Dört dağ arasına birikmiş aşiretlerin kapalı devre mülkiyet düzenine, ortaklık hukukuna, birbirleriyle ilişkilerinin düzenleyicisi ekabirler topluluğuna, töresine, eskil tanrılarına, duasına, niyazına, diline hâlel gelmesin isteyen Dersimliler, bu moral inanışla onara gelirler bin parçalanmışlıklarını. Yazısız, kitapsız, hesapsız, bir toplum yaşayışıdır bu. Kurumsal, organik devlet düzenlerinin nüfuz edemediği kendine özgü bir toplumsal düzendi her şeye karşın, eski Dersimli’nin Kırmanciya Belek (Alaca – renkli- Kırmançiye çağı) diye adlandırdığı kapalı devre hükümranlığı. 

DARALAN OSMANLI, KANAYAN DOĞU

Kuzey Afrika, Balkanlar ve Kafkasya’da birbiri ardına egemenlik sahalarını yitiren Osmanlının, Doğu’da egemenliğini pekiştirme çabaları Dersim havzasında boşluğa düşer. Tanzimat yıllarından başlayarak Dersim’e ardı arkası kesilmez seferler, yüzyıl döndüğünde, daha da hız kazanır. Bu başarısız seferlerin sonrasındadır ki, Dersim’in karakteristiğini özetleyen şu vecize tarihe geçer:

“DERSİME SEFER OLUR ZAFER OLMAZ!”

 

Olmazı olduran tarihi koşulların tecellisi gerekliydi belki de. 1877’den 1930’lara gelindiğinde irili ufaklı sayısız müdahalelerin yanı sıra, Dersim aşiretlerini ısla ve imha amaçlı 11 kapsamlı askeri seferin tarih kayıtlarına geçtiği görülür.

Anadolu’da tüm taşların yerinden oynadığı 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, azınlıklara bir bir pay edilecek büyük kırımlara, lanetli bir kapı aralanır. Azınlıkları azınlıklara kırdırma politikası daha sistemli, planlı, kapsamlı bir yürürlük bulur yeni dönemle. Sultan Abdulmecit’in Şâfii Kürt aşiretlerinden devşirdiği “Hamidiye Alayları”, Doğu’da gayri - Müslimlerin imhası için hareketlendirilir. İdris-i Bitlisi’nin mirasına varis sayılan Hamidiye Alayları, Koçgiri üzerinden Dersim Kızılbaşlarına yöneltilir. Dersim’e yönelik 1908 saldırısında ve 1916’da Ovacık’a taşınan Erzincan Şurası’nın dağıtılmasında, Cibranlı Halit komutasındaki Hamidiye Alayları öne çıkar. Bunu takip eden yıllarda, Hamidiye Alyları’na benzer bir karakter taşıyan Çerkes Alayları’nın Pertek üzerinden Pilvenk dolaylarına yangın ve talan taşımanın yarışına katıldıkları görülür.

 

Yavuz Selim ve bağdaşığı, İdris-i Bitlisi’den beridir ki, Dersimlilerin inançları kökleşmiş egemen yargıyla sapık, din - dışı bir batıllığı ifade etmektedir. Ol sebeple dökülecek kanları, talan edilecek malları helâl sayılır. Derme çatma ordulara verilmiş bu ruhani gerekçe, bölge insanına karşı acımasızlığın ve yağma duygusunun kamçısı olur. 1938 Soykırımında başı çekecek olan Hozat Alayı’nda subay olarak görev yapmış ve Dersim olaylarını kurgusal bir keyfiyet içinde Cemo, ve Memo adlı romanlarına konu yapmış romancı Kemal Bilbaşar bu kitaplarına referans aldığı anılarında, Sürgünler Alayı olarak nitelendirdiği Hozat Alayının ipten kazıktan kırmış, iflah olmaz suçlulardan oluşturulduğunu dile getirirken; siyasi – askeri kurmaylığı ve basınıyla üstten organize, planlı bir kırımı açıklamaya çalışır kendince. Yine de bununla, kök tutmuş bir geleneği açığa vurmuş olur: Azınlıkların imhasında kullanılan “Suçlular Alayı”, aşiret erleri, devşirmeler, derin devletçi, Teşkilatı Mahsusa’cı araç ve metotlardaki sistemli bir politikaya işaret eder.

 

***

1921’de Batı Dersim – Koçgiri bölgesine Merkezi ordu ve Topal Osman’ın yönlendirdiği paramiliter güçlerle girişilen yığınsal katliam, Dersim’de derin yaralar açar. Yenilgiye uğratılan Koçgiri ayaklanmacılarının önderi Alişer, İç-Dersime çekilir. Aralıklarla Pülümür, Nazimiye, Mazgirt, Pertek üzerinden gelen saldırı dalgalarına paralel geçen sonraki yıllar, Dersim sorununun köklü olarak halledilmesi için plan ve hazırlıklarla geçer.

Osmanlı’da olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra da, devlet sınırları içinde egemenliğin tesis edilemediği bir bölge olarak durmaktadır Dersim. Ankara Hükümeti için halledilmesi gereken temel bir sorundur bu. Şıx Sait ve Ağrı ayaklanmacılarının bastırılması, Piran, Çevlik ve Zilan katliamının sonrasında, nihai hedef olarak Dersim’e yönelmenin zamanı geldiği ilan edilir. Ağrı İsyanı’nın bastırılmasının zafer sarhoşluğuyla dönen ordular, o hızla Dersim’e yönelir. Fakat Dersim Sorunu için daha köklü bir seferberlik planı ve hazırlığının gereğini anlamış olarak; alaylar hırpalanmış bir şekilde geri çekilir.

Bunu takip eden yıllarda, dönemin meclis tutanakları ve gazeteleri incelendiğinde, Dersim ahalisine karşı hararetli bir kampanya dikkat çeker. Toplu kırım ve tehcirin zorunluluğuna işaret etmektedir raportörler. Gazete yazarları, cedlerden saklı kalmış Dersim sorununun gelecek kuşaklara bırakılmadan köklü olarak halledilmesine dair cesaret telkinleri yapmakta, yetkilileri genel seferberlik düzenine çağırmaktadır. Yetkenin düşündüğü de budur zaten!

   25 Aralık 1935’de çıkarılan Tunceli Kanunu, bölgeye, olağan üstü yetkilerle donatılmış bir genel valinin tayinini öngörmektedir. Buna paralel çıkarılan Tehcir ve İskan Kanunu, Dersim ahalisine dönük kapsamlı bir kırım planını da saklı tutmaktadır satır aralarında.

ANADOLUDA SON “KOLONİ” SEFERİ
 

Bu ara başlıkta dikkat çekecek “Koloni” sözcüğünü Jandarma Genel Komutanlığı’nın Dersim raporundan alıyoruz. Anlatının ilerleyen seyri içinde başlığın askıda kalmayacağı görülecektir. 2 Ocak 1936 yılında Dördüncü Genel Müfettişlik unvanı ve sömürge valisi statüsüyle Korgeneral Abdullah Alpdoğan Elazığ’daki görevine başlar. Bakanlar kurulunun 4 Mayıs 1937’de çıkardığı “Tedip” (uslandırma, terbiye etme) kararıylaa öngörülen kitlesel kıyım çanları çalınmaya başlar!

Bölge Valisi, Erzincan’a karargah kurmuş kurmaylık kadrosu ve Ankara Hükümeti’nin koordineli yürüttüğü son büyük Dersim seferi, 1937 yılının bahar aylarında başlar. Harekatın birinci yılı, Dersim’in hava bombardımanı altında tutulması, Seyit Rıza, Use Seydi, Fındık Ağa, Cebrail Ağa, Qemer Ağa gibi ileri gelenlerin yakalanıp idam edilmeleri (15-16Kasım 1937), Aliye Qax gibi diğer sayılı isimlerin zindanlara doldurulmaları, ailelerinin toplu kırımdan geçirilmeleri ve bu tehdit altında bölgenin önemli ölçüde silahsızlandırılması gibi önemli olaylarla yüklüdür. Bölgeye egemen kılınan bu ölümcül tehdit altında kimi aşiret adamlarının izci olarak katliam birliklerinin önüne düşürüldüğü 1938 yılında, Dersimi kırıp geçirecek asıl büyük soykırım yaşanır.

Kılıçartığı eski Dersimlilerin “Tertele Philo Pyen” “Son Büyük Köklü kırım” diye andıkları o lanetli yıla geçmeden, Elazığ Buğday pazarında ipte sallanan Seyit Rıza ve Uşênê Seidi’nin, gök boşluğunda yankısız kalan sözlerinin hatırlanması gerekiyor burada:

1931 ya da 32 yılı olmalıdır. Seyit Rıza, tuz yüklü elli katıra eşlik eden elli adamıyla Pülümür tuzlaklarından dönmektedir. Pulur önlerinden geçerlerken, adamlarıyla davet edildiği karakolda çay, yemek, ikramla oyalandırılırken, telgraflarla ayaklandırılmış Hozat Süvari Birliği’nin tecrit karakolunun imdadına yetişmesi beklenmektedir. Kurulu tuzak fark edilir. Murdar edilmiş sofra dağılır. Seyit Rıza adamlarıyla bir biçimde karakolu terk eder. Emanet bırakılmış yerde duran silahlarına ulaşır. O arada oğlu Şıx Hesen ve bir adamı karakolda rehin kalmıştır. Yetişen süvari birliğiyle yaşanan çatışmanın kansız bitmesine iki taraf da özen göstermektedir. Seyit Rıza karakolda rehin kalmış oğlundan dolayı, süvari birliği komutanı ise, müstahkem mevkii tutmuş hasmının şerriyle çekincelidir. Karavan atışlarla danışıklı süren çatışma, velhasıl kan dökülmeden bitirilir.

Çatışmanın sonrasında Axdat’a doğru, yoluna devem eden Şeyit Rıza’nın yoluna Qasımoğli dedikleri beyazdonlu bir Dersimli çıkar: -Rızoo! Rızoo ! hona ki xeleşina? Tı sere xo wena, sere maki piya!..” (Rıza, Rıza!.. Senin kurtuluşun yok! Bu gidişle sen başını yiyeceksin, bizimkini de birlikte!)

Bu sataşmaya karşılık Seyit Rıza, hayli içerlemiş, nemli gözleriyle şu yanıtı verir: « -Kheko! Va mıradê sıma bıbo. Koê Dêsımi de kemere ke gına kemere, sıma vanê so taxalet be. Bızane ke taxelet biyaina mına sıma nêxeleşine, ıhı jü êwro ez sona taxelet bena. Êwro roca mına, meste sırayena sıma. Yine ke teselia xo mıra gurete, ez zê namê xo zana mına mırd nêbenê. »

(Varsın sizin muradınız olsun kardeşim! Dersim’de taşa değen taş, varsın benden bilinsin. Bilsem ki, onlar benim kellemi alarak sizin yakanızdan düşerler, hemen şimdi gidip vereyim kellemi onu isteyenlere. Ama korkum odur ki, bugün bizim yarın sizin sıranızdır. Adım gibi biliyorum ki, onlar bizim başımızı aldıktan sonra, zürriyetimizi kesip biçmeye doymayacaklar!)”

 Bu konuşmanın tanıklarından Hesene Aliye Rosto’nun anlatımlarına konu olan bu sözlerde öngörülen, başa gelecektir ne yazık ki. Şeyit Rıza’nın küçük oğlu Hüseyin, hava bombardımanından aldığı bir yarayı taşıyarak bedeninde, Elazığ’da yargılanmakta olan babasını ziyarete gitme gafletinde bulunur, çocukça bir saflıkla. “Ziyaretçi” oracıkta derdest edilip idam mahkumlarına dahil edilir. Seyit Rıza’nın infaz yetkililerinden son ve tek isteği oğlunu kendisinden sonra asmalarıdır. Ama infazcılar son isteğinin tersini yaparlar. Gözleri önünde ailesinden hayatta kalmış son çocuğunu da idam ederler kendisinden önce. Böylelikle, ölümünden sonra da tüm kavmini kaybedeceğini öngörmüş Seyit Rıza’nın yüzünde ki acının baremini test eder infazcılar kendilerince. İinfaza memur edilmişlerden biri olan İhsan Sabri Çağlayangil’in, “tüylerini diken diken eden” de bu pervasızlıktır biraz da:

  • “Findik Hafiz'in idamı bitti. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa hitabetti.
    - Evlade Kerbelayime, Be - gunayime, Ayıbo, Zulumo, Cinayeto. (Evlad-i Kerbelayız, günahsızız, ayıptırr, zülümdür, cinayettir.) dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaslı adam rap - rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. Kendi infazını yaptı.”
  • Seyit Rıza idam sehpasında “suçsuz ve günahsızız” diye haykırırken, Dersim gerçeğine de bir anlam vermiş oluyordu. Etnik varlıklarına, dillerine, kültürlerine, ayrıksı inançlarına hiçbir varolus şansı ve başka bir hal tarzı tanınmamış; “Koloni Valisi” yetkileriyle bölgeye atanmış Apdullah Alpdoğan’ların insafına ve keyfiyetine kalmış sahte bir yargılanmanın kurbanlarıdır Onlar gerçekte. Ne savunmanları vardı, ne de yasalar karşısında tutunabilecekleri hakları... İddianamelerini okuyan savcının, kararlarını veren mahkemenin dilini bilmiyorlardı. (Çağlıyangil’in Anıları’nda, yargılandığı mahkemenin dilini bilmezliğin, infaz kararının “İdam tune” olarak anlaşılması gibi, dalgası geçilen bir hikayesi de vardır.) 
  • Son Dersim isyanı, başkaldırısı, ayaklanması dedikleri de, aslında savunmaya dönük bir direniştir sadece. Yıllar süren hazırlıkla gelen organize, planlı bir imha hareketine karşı, Seyit Rıza ve bazı aşiret liderlerinin çoluk çocuğunu toplu imhadan kurtarma, can havliyle bir şeyler yapabilme çabasından başka bir şey değildir, idamlara gerekçe sayılan “İsyan”. Dönemin canlı tanıkları Dersim yaşlıların ezici çoğunluğu, bunu böyle bilir böyle anlatırlar. Bu kimlerince naif bir değerlendirme olarak görülse de, Dersimliler, olanca hareketli tarihlerine karşın, varlıklarını, ata toprağını korumanın ötesinde bir amaç taşımadılar. Özgürlüğüne ve bağımsızlığına tutkun bir halk olarak öne çıkıyorlardı ama, devlet ve devletleşme arzusunu bir başkaldırı düzeyinde ortaya koymadılar. Devlet, doğalarına, kültürlerine aykırıydı onların. Gelip geçen devletler karşında hep bir savunma çizgisinde kaldılar. Kendileri gibi yaşayan Aborijinler, Kızılderililer, ve diğer heterodox (ayrıksı) halklarının yazgılarını paylaşmaktan kurtulamadılar bu yüzden de. Örgütlü, kurumsal devlet saldırıları karşısında geleneksel doğaçlama olanaklarıyla tutunamazlardı elbette. 
  • Sadece Seyit Rıza seceresi izlendiğinde Dersim’in trajik yazgısına örnek sayılabilecek makus bir tarih gerçeği çıkar ortaya. Seyit’in büyük büyük dedesinden torununa uzanan seceresinde, eceliyle ölebilen tek kişi babası Seyit İbrahim’dir. Misafir çağrıldığı karakolda rehin alınıp, yıllarını zindanda geçiren oğul Sıx Hesen, sakatlanmış olarak salıverildiği 1937 yılında, 42 kişilik aile efradıyla topluca yok edilenler arasındadır. İş, Seyit Rıza ailesinin yok edilmesiyle kalmayacaktır.

     

    1937 yılında Anafatma Köprüsü’nde yakalanıp Elazığ’da yargılanıp asılanlar arasında yer alan Kureşan aşireti liderlerinden Uşênê Seidi’nin, Şêğank köylüleriyle vedalaşırken ettiği şu sözler, Seyit Rıza’nın uyarısına benzer bir kaygıyı ifade etmektedir:

    “Xatır ve sıma qomo! Ez zanen ke, yê ma lao, yê sıma ki qelfeo! Naynu ke teseliya xo mara gurete nafa ki cêrenê ‘ra sıma ser, mevazê ke ağlerê Dêrsımi ke eşti dare ma xeleşime.”

    (“Ahali, hepinize elveda! Biliyorum ki bizimkisi iptir, sizinkisi kafile!.. Onlar bizden kurtulduklarından emin olduklarında, kafile, kafile hepinizi yok etmeye dönecekler!”)

    Dersim yaşlılarının aktarımlarından kayda alınmış bu sözler keşke, boş birer kehanet olarak kalsaydı. Öngörülmüş olan ,olanca sınırsızlığıyla gerçekleşir ne yazık ki. Kırımdan geçirilenler, aşiret liderlerinin aileleri de olmayacaktır sadece. Darağaçlarından indirilenlerin bedenleri şimdi nerede yatıyor bilinmez ama, Dersimin her bir deresi, değirmeni, mağarası, kuytusu, her dağ ardının, üstüste yığılıp gaz yağlarıyla tutuşturulan toplu cesetlerin külleriyle örtülü olduğunu bilir, ölülerin altından sağ çıkanlar.

     

    Alê Qaymakami, Yemen Savaşı’na katılmış ve tüm tertibini çöllerde yitirip 15 yıl sonra yurduna dönebilmiş, savaş malulü, yaşlıca bir Dersimlidir. Çevre köylerden, mezralardan toplanan ahali, Rosto Değirmeni yakınındaki “Çhelengi” (Topalgil)in Tarlası’na, süngü zoruyla sürülmektedir kafile kafile. Bu hengamenin ortasında, dokunulmaz bir edayla, harman savurmaktadır Alê Qaymakami. Çok geçmeden bir gurup asker gelir, harmana kibriti çakar, onu da palas pandıras katarlar önlerine. Ve çok geçmeden urganlar, kalın sicimlerle birbirlerine bağlanmış, ağır makineliler önünde bekletilen kalabalığın arasında bulur kendini madalyalı savaş malulü!

    Alê Qaymakami, Türkçe’yi iyi bilmektedir. Bir biçimiyle sesini komutana ulaştırmayı başarır, bağlı bulunduğu kalabalığın arasında. “Bizi öldürmesine öldüreceksiniz komutan beg, der, bari izin ve,r bir adağım var gidip onu dağıtayım, öldüreceğiniz bu masum çocuklar adına!”   

    Komutan, bu beklenmedik çıkış karşısında itiraz edemez: “Buyur, git dağıt adağını, kime dağıtacaksan! Buradan gözüm üzerinde olacak!”

    Alê Qaymakami istediği izini alır. Evine doğru yürür. Ev damından kuyruk yağı yüklü bir siniyle açık yere çekilir. Ölümü bekleyen kafile, kafileyi çepeçevre sarmış askerler hep birlikte o yöne yüz çevirmiş kurban törenini izlemektedir.

    Alê Qaymakami’nin adağını adarken ettiği dua, yaşamış kırımının sınırsızlığını özetler niteliktedir:

    “Haqo, medağê tuyo ! Qulı butu qırr kerdê. Kês çinoke qırva boro ! Medağê tuyo ! Mı sarebırno, kutıke borê »

    (Ey Haq bu senin ölü yemeğindir ! Kul bırakılmadılar ki adağımı dağıtayım. Ey Haq bu kurban senin niyazındır. Kedine, köpeğine bırakıp gidiyorum! »)

     

    Hüseyin Çağlayan, Cemal Taş, Hüseyin Ayrılmaz, Hawar Tornecengi, Munzur Cem, Metin Kahraman gibi pek insanın derlediği döneme dair tanıklıklar, buna benzer tüyler ürpertici detaylarla yüklüdür.

     

      YOLDA KALAN ELÇİ

     

    Son Büyük Kırım’ı dünyaya duyuracak bir tek elçileri vardı Dersimlilerin felaket yıllarında. Beş altı dil bilen ve Dersim aşiretleri arsında birliğe ve dayanışmaya son yıllarını hasretmiş Koçgiri aşiretlerinin önderi Alişer’di seçilmiş bu elçi. Dört dağ arasında yaşananları, yaşanacakları dış dünyaya duyurmasına, Dersim cemaati tarafından tayin edilmişti bu elçi. Kırım yıllarının en düşkün siması olarak anılan Rayber eliyle, Sovyetler Birliğine geçmek için yola çıkacağı günün öncesi kafası kesilir Alişer’in de. O gün bugündür elçi yollarda kalmış, yaşananlar gereğince anlatılamamış, lanetlenmesi gereken, tarihi bir haksızlık olarak kalmıştır geride “Hiriso Hest”!

  • Onbinlerin kırımı içinde bireylerin trajedisini kayıtsız geçiyor tarih. Yüklü utançtan, insanı insanlığından eden herzelerini saklı tutuyor karanlık yüzünde resmi tarihçiler. Ama ölülerin altından sağ kurtulan o çocuk ki, şimdi yaşlı bir dededir torunlarına korku masalları anlatmaya çekinceli olsa da, mırıldanır gerçeği, göğün yankısız boşluğuna:

     

    “Çemişgezek’e 14 Kilometre uzaklıkta, Aliboğazı’nın girişinde, üç köy ve mezralarından toplanmış çocuklar ve kadınlardan oluşan bin kişilik bir kafileyi Uskéx köyünde, bir koyun ağılına tepeleme doldurdular. Üzerine gazyağı dökülüp ateşe verilmiş boğayı ağıla saldılar. Hareket etmekte zorlanan kalabalığın ortasına dalan. boğa can havliyle ezip geçti önüne geleni, anneler kucaklarındaki bebekleri düşürdü ayak altına, o izdiham içinde ağılın çeperi patladı. Çeperden taşan, savrulan kalabalığın üzerine ağır makineliler kusmaya başladı. O kurşun yağmuru altında ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Tekini sağ bırakmadılar. Ölü yaralı kim varsa süngülerle deşip, biçip üst üste yığdılar. Ayaklarına dolanan sabi çocukları yığının üzerine süngü uçlarına takarak savurdular. Sonra da, gözlerimizin önünde gaz döküp ölü çocuklarımızdan, kadınlarımızdan yığını ateşe verdiler.”

    Bir kıyıda, elleri kolları birbirlerine urganlarla bağlı, kadın ve çocuklarının vahşice öldürülmelerine seyirci kılınmış ve sonra da kendileri de bir başka kafileyle birleştirilerek benzer bir kıyıma uğramış erkekler kafilesinden sağ kurtulabilmiş Uskéx köyünden Memede Rané’nin bu tanıklığı, boğaları, gem vurulmaz yabanıl hayvanları bile dehşete düşüren katliamcıların marifetlerinden birine işaret etmektedir sadece. Dizinin kenar sütunlarında Türkçe çevirisini okuyacağınız Seyit Rıza Torunu Cemila’nın yaşadıklarına benzer vahşet, ciltlere sığmaz yığınla anlatıdan biridir sadece.

    Kitlesel katliam ve öldürümlerin metotları, ve sivil savunmasız kurbanlara uygulanan ve yaşayanların ifade etmeye beis duyduğu türlü insanlık suçlarını merak edenler, Necip Fazıl KISAKÜREK’in « Son Devrin Din Mazlumları » (Büyük Doğu Yayınları) adlı kitabının Doğu Faciası” bölümüne göz atabilirler. Soykırımı izleyen yıllarda Diyarbakır’da yedek subay olarak görev almış Kısakürek, katliama katılmış uzatmalı devre arkadaşlarının anlatımlarından yola çıkarak, 50 000 rakamından söz eder. Müslüman bir halka uygulanan yüzyılın tüyler ürpertici mezalimine, akılmaz insanlık suçlarına dikkat çeker. Yığınsal kırımın siyasal, askeri kurmayları ve icracı erki, dünyalarını değiştirdikleri güne değin, insanlık sucu yüklü mazileriyle yüzleşmeye çekinmiş, suskunluklarını sürdüre gelmişlerdir. 1937-38 yıllarının Dersim’inden şağ çıkanlarsa, uzun yılar sürecek ölüm sessizliği ve sürgün tecridi içinde, akıp giden Munzur’un sularına yazdılar, İn ve Halbori kayalıklarının derinliğinde yankısı kaybolan binlerin çığlığını. Ünlü Laç Deresi, adıyla, ona uzak yakın duran herkese hatırlattığı bir şey vardır yine de. 

     

    1938 yılının sonuna değin sürecek ve giderek bir soykırıma dönüşecek bu yığınsal kıyım hareketinde, kimi kaynaklara göre yüz bine varan çocuk, genç yaşlı hayatını kaybeder. Bahtiyarlar, Demenanlar, Haydaranlar gibi dağlarına çoluk çocuğuyla çekilmiş silahlı bir kaç aşiretin kıyımıysa sonraki yıllara yayılmış olarak sürer. 1943 yılına kadar, dağlarda ele geçirilmiş Dersimlilerin kellelerine, 25 kuruş değer biçilerek askeri garnizonlara taşınması, 38 kırımının devamı olarak sürer.

    Hep yarım bırakılmış sayılan Dersim Seferi, bu kez nihaiyi başarısına taşınmış ve böylelikle yüzyılların öcü alınmış olur! Mustafa Kemal Atatürk, ölümünden çok kısa bir süre önce, 1 Kasım 1938’de meclisin beşinci dönem açılış konuşmasında, Dersim zaferini ilan eder!

     “Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman gergin bir şekil alan Tunceli’deki toplu haydutluk olayları, belli bir program içindeki çalışmalar sonucu, kısa bir sürede ortadan kaldırılmış, bölgede bu gibi olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.”

    Gelibolu Savaşlarının gediklileri, Mareşal Fevzi Çakmak, Korgeneral Abdullah Alpdoğan, İsmet İnönü, ve Mustafa Kemal’lerin maharetli kurmaylığı söz konusudur, elbette sözü edilen bu tarihsel zaferde. Evet, bu bir zaferdir, Dersim’den ganimet yükünü alıp Üsküdar’a konaklayanlar için! Ölülerin koynundan çalınmış altınlarla Ardahan’dan Karaköy’e iş hanları kurarak ortaya çıkan “Dersim Zenginleri”ni iyi tanırlar rahmet olası kuranın tertipleri.

    Dersim’de namı yürümüş haydutluklar konusu tarihsel ve sosyolojik açıdan incelenmeye değer bir konudur sahiden de. Ne ki, yüzyıllarca dört dağ arasında tecrit içinde yaşamak zorunda bırakılmış; daracık bir coğrafyada kendi üzerine çoğalmış, Anadolu’nun dara düşen tüm mazlumlarına kapılarını aralık tutmuş; tuz ekmek hakkı, kirvelik, mısayıplık diyerek ötekini kendine kavim kardeş bilmiş ayrıksı bir halkın, anne karnından süngülerle gün yüzüne çıkarılan ölü bebeklerine sorulsun isterdik önce: “haydutluk” dedikleri nedir, diye?!. 

    Haydutlukları resmi tarihçe tescillenmiş Dersimliler, topraklarına sığınmış 36 000 Ermeni’yi, Askeri üniformalarından soyunmuş İttihatçıların, Simko’nun aşiret erleri ve Topal Osman çetecilerinin tuttuğu ölüm koridorlarından geçirmediler. Derviş Toprağı dedikleri diyarlarına sığınmış hiçbir mazlumu onlara vaadedilmiş altınlara, ödüllere değişmediler. Böyleyken, Dersim’de taş üstünde taş bırakılmayan o büyük “tertele” günlerinde, insan kanı Munzur’un berrak sularını bulandırırken, buna paralel zamanda, yüzbinlerce büyük ve küçükbaş hayvanın ve ganimet yüklü katır kervanların, yük araçlarının Carsançak ve Pertek üzerinden nerelere taşındığını iyi biliyor olmalı Haydutluklar Tarihi’ni yazanlar.  

     

     

    TOPLAMA KAMPI YA DA BLOK HAVUZLAR

     

    Hiçbir moral çekince, hukuk, toplumsal kural, uluslararası caydırıcılık ve yaptırım korkusu taşımaksızın; silahsızlandırılmış Dersim’de, sivil savunmasız halk, yığınsal kıyımdan geçirilirken, savaş urbalarını kuşanmış Müttefik Almanya, toplama kampı inşaatlarıyla meşgul; fırınlara ateş taşıyor, yüzyılın yüzkarası sayılacak yığınsal ölüm endüstrisinin çarklarını montaj ediyordu! Hitler, toplama kampları projesinde kimi öncül modeli aldı bilmiyoruz ama, Dersimin “imhası ve ıslahı” seferinde askerlerin kılavuz aldığı kaynaklarda yer alan, “Dersim evvela Koloni gibi nazarı itibara alınması” ve “icap eden yerlerde Blok Havuzlar yapılması” (Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları, s. 185) önerisi, ve buna karşılık gelen uygulamalar ibretlik benzerlikler taşıyordu Nazilerle. Sözü edilen bu “Blok Havuzlar”dan biri Beyaz Dağ’ın arka yüzünde Hopik (Havuz) denilen bir bölgedir. Yöre insanının hala aynı adla andığı Hopik’te, Xeçê, Zımek, Qerneğe, Zarguvut, Sırzê ve diğer çevre köy ve mezralardan toplanmış sivil savunmasız insanların kemikleri yığılıdır. Toplu öldürümlerin histerik gösterilere dönüşmesi, akıl almaz işkenceler, türlü deneyler Nazilerdeki gibi “bilimsel” (!) amaçlar taşımıyordu ama, vahşetin dayandırılabileceği sınırlar test edildi Dersim’de. Dönemin tanıklarının sözlü anlatımlarından derlenmiş kaynaklara bakılırsa, İzmir ve dolaylarındaki hapishanelere taşınmış Üç Bin tutsaktan, savaş sonrası yıllarda, geriye dönebilenler bir elin parmaklarını geçmemektedir. ikinci Büyük Savaşın hengamesine denk gelen yıllar içinde zindanlarda kaybolup giden binlerce Dersimlinin akıbeti, “Tertele Tarihi” içinde meçhule karışan detaylardan biridir. Dersimlilerin zindanlarda yaşadıklarından çok az tanıklıklar kaldı geriye. Dünyanın oluk oluk kan kaybettiği o yıllarda Dersimli tutsakların kanları şişelenir, posaları istiflenir oradan sağ çıkabilmiş üç beş canlı tanığın anlatımlarına bakılırsa. (Bu konuda, Kırmanci dilinde derlenmiş kaynaklarından biri, Dr. Hüseyin Çağlayan’ın, 38 ra Jü Pelge (Trtele Drsimi) adlı, Vejirayisi Tiji Yayınları arasında çıkan kitabıdır.) Cezaevlerinden sağ çıkabilen söz konusu o bir kaç kişi de, salıverildiklerinden kısa bir süre sonra hayatlarını kaybederler. Onların anlattıkları, yakınlarının belleğinde yer ederek gelir bugünlere.

    Nazi uygulamalarıyla daha başka benzerlik kurmayalım istiyoruz da, akla katliam artığı Dersimlilerin yaşadığı sürgün öyküleri geliyor bu kez de. Kendisi de çocuk yaşta ailesiyle Dersim sürgün kafileleri içinde yer almış olan Şair Cemal Süreya’nın ana başlık altına aldığımız şiirini sonuça bağlamanın yeridir burası. Bu şiirin imge örgüsüne gizlenen gerçeklik, kıyım sonrası yılların uzayıp giden trajedisine işaret etmektedir. Kamyonlara, vagonlara tıka basa doldurulan; uzun, çileli yolculuklardan geçirilip, hayatta kalmış aile bireylerinin her birini ayrı bir bucağa savuran zorunlu göçün; saçı – başı kazınmış kadını erkeğiyle, onları yabancılayan bir tecrit çemberi içinde “iskanın” acımasız gerçeğidir “tarihöncesi köpekleri ayaklandıran” .

    1937- 38 yıllarında katliama paralel yürürlüğe konan Sürgün, sonraki on yıl boyunca devam eder. 1948 yılına kadar köylerine inemeden dağlarda mahsur kalan Demenan ve Haydaran aşiretlerinden zaman içinde teslim alınanlar, sürgün kafilerine en son eklenenler arasındadır. Sürgün, iç Dersim’le de sınırlı kalmaz, Erzincan’ın ova köylerinden Koçgiri’ye; uzak yakın tüm Dersim aşiretlerine uzanır. Ölüm sessizliği içinde bırakılan merkez dolayındaki pek çok yerleşim alanı, “Yasak Bölge” ilan edilerek, yıllar yılı bölge insanına kapalı tutulur.

     

    1950 yılların başında çıkarılan affın sonrasındadır ki, soykırım artığı sürgünler, topraklarına dönebilmeye hak kazanır. Böyleyken, sürgünlerin pek çoğu yerleştirildikleri yerlerde aidiyetlerini gizleyerek zamanın sisleri arasında dağılıp kaybolurlar.

    FİNAL ANEKDOTU

    Yıllar yılı ‘unitaire’ ulus - devlet yaratma adına, kıyımdan katliama koşanlar, bu ceberut tarihi hep öteleyerek, gizleyerek, külleyerek, inkar gelerek, tabularına dokunulmaz bir düzen tuttular. Bünyesindeki tüm farklı renkleri, kültürleri, dilleri, otantik değerleri ve özgün aidiyetleriyle ortak bir anayasal güvenceyi öngören; ve birliğini oluşturan tüm halklar arasında eşit ve adil dengeler gözetmeyi oluşumuna prensip sayan Avrupa Birliği’ne, aday üyeliğin zorlandığı şu yıllarda bile, yerleşik ulusal ayrıcalıkların kurbanı sayılıyor, bin kırımdan geçip gelmiş Anadolu’nun kadim kavimleri. O büyük yığınsal kıyım ve ölümcün tehdidin sonrasındadır ki, Dersim yaşadıklarıyla kalmadı, harabeler içinde bırakılan köyleri bin yıllık adlarından soyunduruldu; o büyük yangın ve yağmayı izleyen asimilasyon seferberliği içinde, özgün tarihinin tüm şeceresini; dilini ve kimliğini yitirmekle yüz yüze geldi.

    20. Yüzyılın ilk yarısına yayılan büyük katliamlar tarihi içinde çığlığı yankısız kalan bir yerde duruyor Dersim hâlâ. Tabular ve resmi tarihin yasak duvarlarına çarparak döne dursun çığlık, beri yana dönüp son bir soru:

    Yüceltilen, kutsanan resmi tarihlerin dokunulmazlığında, sözlü, rivayetler tarihlerine tutuna gelenlerin ya hiç mi payı yok!?.. 

     

     

    KAYNAKÇA:

     

    Dr. Hüşeyin Çağlayan, 38 ra Jü Pelge (Tertel Drsimi), Vjirayisi Tiji, 2003, Estemol

    M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Drsim, Doz yayın 1997, Dilan Yay. 1992, İst

    Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu no : 35058, Kaynak Yayınları, 1998, İst.

    Kalman, M., Belge ve tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yay., 1995. İst.

    Erdal Gezik, Alevi Kürtler, Kalan Yayınları, Nisan 2004, Ank.

    Osmanli belgeleri'nde Dersim tarihi : Osmanlıca-Türkçe 50 orijinal belge / Osmanlıca'dan çeviri Ahmet Hezarfen ; yayına hazırlayan Cemal Sener, Etik, 2003 İst.

    Kemal Bilbaşar, Memo, Tekin Yayınevi, İstanbul 1969, 5. baskı Can Yayınları, İstanbul 2003

    İhsan Sabri Caglayangil'in anıları, Aktaran kaynak. M. Ali Brand, Apo ve PKK, 1992, Milliyet Yayinlari, s. 56-60

    Faik Bulut: Belgelerle Dersim Raporları, Yön, 1991. İst

    İsmail Beşikçi: Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Ankara: Yurt, 1992 (1990). Ank.

    Kahraman Aytaç, Halk Anlatışlarına Göre Dersim, Kalan Yayınları, 2002, Ank.

    Suat Akgül: Yakin Tarihimizde Dersim İsyanları ve Gerçekler, Boğaziçi Yayınları, 1992. Ist.

    Nasit Hakkı Ulug, Derebeyi ve Dersim, Ankara: Hakimiyeti Milliye Matbaası, 1931

    Cemal Taş, Hüseyin Ayrılmaz, Hawar Tornecengi gibi araştırmacıların derlediği Dersim yaşlılarıyla yapılmış; yayımlanmamış röportajlar.,

    Yaşlılarla kişisel dinlemelerimden kayda aldığım notlar,

  • Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    <- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

    Hakkımda

    yoksulluğun ahı bu kanı susturun, kanı susturun... -mehmet çetin (...) ...''baktık, solduk hep bir ağızla.. toparlanıp nem'ler arayacaktık suyu kuru ırmaklarımıza.. su içmeye inecekti güzel gözlü ceylanlar.. kendimize gelip, güven duyacaktık vasfımıza ama çöl sanmalıydık kendimizi ki ne gelen ne giden, kaldık oracığımızda.. yalnızlık çöktüğünde baktık, kalmışız karanlığa, solgun yanımızla''... akın yanardağ ...

    Kategoriler

  • 1938
  • ayse hur
  • basucu kitap
  • cemal taş
  • elestiri
  • felsefe
  • guncel
  • hakkinda
  • hrant dink
  • ibrahim kaypakkaya
  • iyi reklam
  • kesik kesik
  • kirmancca
  • mehmet cetin
  • roportajlar
  • siirler
  • uyuyanquzel
  • yazilar
  • yildirim turker
  • Arkadaşlarım

    uyuyanquzel
    monica
    ussuahkam
    multecikadinlar